Etiketler

,

Süleyman Seyfi ÖğünMestroviç gibilerden mülhem olarak siyâsal târihin en önemli kırılma noktalarından birisini idrak etmekte olduğumuzu düşünüyorum: Siyâset artık duygusal derinliğini kaybetti. Mandela’nın cenâze törenini TV’den izledikten sonra artık buna iyiden iyiye kanaat getirdiğimi söyleyebilirim. Durum, siyâsal tarihi uçuran iki kanattan birisinin artık nâmevcut olduğuna işâret ediyor. Siyâset artık sadece tek kanatla, yani realpolitik kanatla uçacak demektir.

Önce muhtemel bir yanlış anlamayı ortadan kaldıralım: Kastettiğim, siyâsete ilişkin hislenmelerin ortadan kalkması değil. Bu açıdan bakıldığında ve de tam tersine, siyâsetin hisli sahneleri hayli abartılı olarak hükmünü sürdürüyor. Benim iddiam bunların inandırıcılığının ortadan kalkmış olmasıyla alâkalı. Şöyle söyleyelim; inandıklarımız hislendirmiyor bizi. Tam tersine hislenerek kendimizi bir şeylere inandırmak istiyoruz. Yâni, inanç kaybımızı hislenme deneyimi olarak telâfi etmeye çalışıyoruz.

Mandela’nın ölümü böylesi bir toplu ayin için ideal bir fırsattı. Mandela imgesi o yüzden bu kadar büyütüldü ve çığırından çıkartıldı. (Adamcağızın cenâzesini günlerdir süründürüp duruyorlar). Herkes bu fırsata bir yerinden daldı. Mandela’nın Yeni Sağcı Sarkozy, ya da Irak’ta yüzbinlerce çocuğun ölümünden sorumlu olan Neo-Con aşırılıkçı George Bush ile ne alâkası olabilir ki? (Bâri, Neo-Nazi liderleri de çağırsalardı. Geriye bir onlar kaldı). Ya Hollande’a ne demeli? Orta Afrika’da Fransız birlikleri kanlı operasyonlar yaparken, Mandela’nın cenazesine katılmak da neyin nesi?… Bu manzaraya bakıp, Mandela’nın bu kadar dünyâ liderini bir araya getirip dünya barışına katkıda bulunduğu masalına mı inanalım?

Mandela’nın cenaze törenindeki bu birbirinden saçma manzaraları izledikçe, bana pek olmaz ama, sportif tarafımı kışkırtılmış buluyorum. O zaman yazalım…

Mandela elbette ki yiğit, irâdeli ve çok karizmatik bir liderdi. Ama bütün bunlar mücâdelesini sürdürdüğü eski zamanlardaydı. Buna, özgürlüğüne kavuşup, bir Başkan olarak çalıştığı yıllar ve köyünde geçirdiği emeklilik günleri dâhil değildir. Mandela, ırk ayırımının biçimsel düzeyde ortadan kaldırılmasında başat rolü oynadı. Bunu küçümsemiyorum; ama büyütülmesine îtiraz ediyorum. Son derecede sefil şartlarda yaşayan, milyonlarca Siyahın kaderini değiştirecek hemen hemen hiçbir şey yapamadı. Bu konuda alabildiğine başarısızdı. Artık ırkçılık suçlamasından arınan Güney Afrika’da Beyazların maddî üstünlüğü artarak devam ediyor. Ben durumu, Beyazların Siyahlar üzerindeki hegemonyasının kesin tesisi olarak değerlendiriyorum. Mandela biçimsel ırk ayırımcılığını tasfiye etti; ama bu, son tahlilde Siyahlara değil, Beyazlara yaradı. ‘Mandela sadece Siyahları değil, Beyazları da kurtardı’ demenin altındaki dramatik–ironik anlam budur. Sarkozy ve Bush

gibilerin Mandela’nın cenâzesine ferah ferah katılmaları, en

azından yuhalanmamaları

sâdece Mandela’nın yenilgisidir.

Dikkat çeken konuşma elbette ki Obama’nınkiydi. Kanaatimce Mandela’nın görünürdeki zaferinin ardındaki mağlubiyetini Obama’dan başkası anlayamaz. Obama seçilmiş Başkan olarak D.A.B.D (Derin Amerika Birleşik Devletleri) ile yürüttüğü mücadelesinden ‘ileri gitmenin’ ne demek olduğunu çok iyi biliyor. İleri giden adam Martin Luther King idi. O, eğer sadece ırk ayırımı ile ilgilenmekle kalsaydı, sûikaste uğramaz, tabiî ölümüne kadar yaşardı. Ama Martin Luther King’in ‘rüyâsı’, nüfûsunun neredeyse % 10’u çöpleri karıştırarak yaşayan Amerika’nın derindeki maddî eşitsizliklerini sorgulamaya başladığı anda bileti kesildi. Bu rüyânın bedelini hayâtıyla ödedi. Yine benzer olarak Gandhi küresel kapitalizmin çıkarlarını kesintiye uğratacak bir yaşama modeli geliştirmeye başladığı noktada ‘hayâtının hatasını’ yaptı.

Öyle yapmayıp, Britanya’yı savdıktan sonra halkına ‘çağdaşlaşma’, ‘kalkınma’, ‘uygarlaşma’ masalları anlatsaydı; ne Hindistan-Pakistan ayrılığı olur, ne de sûikaste uğrardı. Mandela ise son derecede pragmatik olarak haddini aşmadı. Sevenleri kusura bakmasın ama, O’nun çıtası, çok benzetildiği King ve Gandhi’nin çok, ama çoook altında kaldı…

Hâmiş: Bize en büyük kayıplarımızı, kazanırken yaşatan tuhaf bir dünya bu…

Reklamlar