Etiketler

, , , , ,

Mehtap YılmazNOT: “İbretlik olsun diye Arşivledim bu yazıyı. Adı MEHTAP, Dünya Görüşü “İslamcı”, Tarifi “Türbanlı bir “Mü’mine”! Mideniz kaldırıyorsa buyurun çukur seviyesinde seyr-ü sefere…!!! Başında Janjanlı Türban, Altında pantolon,suratta sekiz okka boya; oh ne âlâ ne âlâ… Akıl versin “aklen fukara…” DT

İşte 28 Kasım 2013 Perşembe Günkü Köşe yazısı:
,

Türkiye’de bir tek lider Fethullah Gülen mi? Bir sürü İslami cemaat var! Şimdi soruyorum!
Hangisinin bankası var?
Hangisinin istihbaratı var?
Hangisinin bu kadar basın yayın organı var?
Hangisinin HSYK’da, TSK’da, MİT’te, bürokrasinin en kilit noktalarında, bu kadar adamı var?
Hangisinin mensupları, yanlışlara rağmen liderine bu denli itaatkâr?
Hangisinin bu kadar parası var?

Hangisi kurbanla, fitreyle, zekâtla topladığı paralarla bankacılık sektörüne girdi?
Hangisi kurbanla, zekâtla, fitreyle, zorunlu dergi gazete abonelikleriyle edindiği ekonomik güçle Vatikan’a eğildi?

Hangisinin lideri Papa’ya biat etti?
Hangisi Peygamber huzurundan ayrılıyor gibi geri geri adım atarak Papa’ya tazim etti?
Hangisi Yahudilere ağlayıp, Mavi Marmara’yı dağladı?
Hangisi İsrail politikalarını İsrail’e ayarlı geliştirmediği için Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na cephe aldı?
Hangisi sırf İsrail’in istenmeyen adamı diye Hakan Fidan üzerinden mevcut iktidara “7 ŞUBAT DARBE GİRİŞİMİ”ne benzer bir darbe planı hazırladı?
Hangisi Gezi’cilere “çapulcular” dediği için Başbakan’a ayar çekmeye kalktı?
Hangisi iktidara muhalif basın mensuplarını makamında ağırlayarak Erdoğan’ı “diktatör” diye çekiştirdi?

Hangisi, elemanlarını şu saatlerde Twitter’da protesto eylemi yapın diye örgütledi?
Hangisi Risale-i Nur’un lisanını öykündüğü halde, Risale-i Nur’ların varislerinin isyanına rağmen tahrif etti?

Hangisi kaset skandalı sonrası, (Baykal’ın mağdur eşini değil de) Deniz Baykal’ı arayıp üzüldüğünü, hislendiğini söyledi?
Söyleyeyim hiçbiri!
Şimdi yine başıma üşüşüp diyeceksiniz ki “İslami cemaat değiliz demedi mi Hocaefendi?”
Haklısınız, dedi…

İyi de madem artık İslami değilsiniz, O halde TV ve radyo kanallarınızda Fethullah Gülen neden hâlâ minberde, sürekli vaaz eder halde? İndirsenize?
Madem artık İslami bir cemaat değilsiniz hitabınız neden Hocaefendi söylesenize?
Gezi’cilere “çapulcu demeyin” dedi mi? Dedi…
Yahudiler için ağladı mı? Ağladı…
Darbecilere, gerekirse okulları kapatırız diyen Fethullah Gülen aynı yumuşak tavrını Nabi Avcı’ya gösterdi mi? Asla!
Millete kök söktüren tutuklu darbeciler için, “elimde olsa serbest bırakırım diye ağlak cümleler kuran Fethullah Gülen, bir kez olsun Salih Mirzabeyoğlu’nun adını andı mı?
Hayır…

Başörtülü Merve Kavakçı’ya saldıran Ecevit’le tam da o dönemde can ciğer olduğu halde, Merve için Ecevit’e ayar çekti mi?
Hayır…

Peki, şefaat hakkım olsa, Ecevit’e şefaat ederim dedi mi?
Dedi…

Baykal’ın kaset skandalı için hislenip geçmiş olsun diledi mi?
Diledi…

Aynı Fethullah Gülen, daha geçen tekme tokat girişilen Yeni Akit Yazıişleri Müdürü A. İhsan Karahasanoğlu ve gazete çalışanlarını arayıp üzüntüsünü dile getirdi mi? Hayır!
Geçmiş olsun dedi mi? Hayır!

Emine Erdoğan’ı hedef alan sarhoş CHP vekiline ağzını açtı mı? Hayır…
Hiç kusura bakmayın…

Gördüğünüz üzere, Başbakan’a Firavun, tımarhanelik diyen, Hasan Karakaya Abi uyardığı halde özür dilemeyen Fethullah Gülen, Müslümanlar söz konusu olduğu vakit, artık insani de değil!

Dershane ayaklarını bırakıp, acilen kendilerine yeni bir tanım aramalılar!
Ekrem Dumanlı’nın satır altlarına samimiyetsizlik birikmiş cümleleriyle kimseyi kandıramazlar. Biz sözlere değil, yapılanlara bakarız!

Sahi Hz. Muhammed’e hakaret eden o siretindeki çirkinlik suretine yansımış varlığı neden koruma altına aldınız?

Ergun Babahan, Fethullah Gülen’i eleştirdi. Özür dilediği halde işten attınız. Resulullah’a hakaret edip, özür dahi dilemeyen o varlığı neden işten kovmadınız? Yoksa Resulullah’ın, Fethullah Gülen kadar yeri yok mu sizde?
Bir insan kendini bu kadar mı sıfırlar?

MEHTAP YILMAZ / Akit

——–

Ve devam ediyor 01.01.2014’deki yazısıyla…

Mehtap 2Fethullah Gülen: Musallaya yatırılacaklar!

Çamur attılar, tutmadı.

İftira attılar, ıskaladı.

Bal tuzakları kurdular, başlarına yıkıldı.

Otpor yöntemlerinin hiçbiri, Başbakan’a karşı işe yaramadı.

Ellerinden geleni yapıyorlar.

Uğraşıyorlar, didiniyorlar…

Ama bir türlü başaramıyorlar.

Son olarak, Bilal Erdoğan’ın şakağına dayadıkları namlu da geri tepip suratlarına patladı.

Kolları kanatları kırıldı.

Paniğe kapıldılar.

O kadar ki, malum Sızıntı yazarı şimdiden İsrail’in eşiğine “Yaşasın Amerika! Yaşasın İsrail” diye yüz-göz sürmeye başladı!

Örgütün tamamı, paniklemiş durumdalar.

Destek bekliyorlar.

İsrail holiganlığı yaparak, Yahudi Lobileri’ne biat tazeliyorlar.

Çünkü son darbe planında da yine çuvalladılar. Bilal Erdoğan’ı yiyemediler.  İçeri tıkamadılar.

Şimdi de muhaliflerini ölümle tehdit ediyorlar.

Suikastlerle susturmaya çalışıyorlar!

Gözdağı veriyorlar.

Korkutarak etkisiz hale getirmeyi hedefliyorlar. F tipi örgüte karşı kim varsa hedefe koyuyorlar.

Fethullah Gülen, “Ümitvâr olunuz! …levsiyatla köpürüp duran hercümerclerin çok yakın bir gelecekte musallaya yatırılacağından emin bulunuyoruz…” diyerek parmağını şaklattı. İntikam timi, işareti aldı.

Otpor tekniklerinin en acımasızı start aldı.

Artık can alacaklar. Otpor teknikleriyle kaos ortamı oluşturacaklar.

Hatırlayın…

Fethullah Gülen, darbeciler için “Elimden gelse, darbeci paşaları salarım” demişti. Saldı…

Darbecileri salıp, taşları bağlattı.

Baktı bu da işe yaramadı.

Dava arkadaşı Nurettin Veren için “.. bu adamı” diye çıldırdığı zamanki gibi, birileri için infaz kararı aldı.

Pornocular geri, Suikastçiler ileri şimdi!

Çıldırıp Kuran’ı cemaate fırlattığı zamanki gibi…

“Kuranın babası öldü” diye bağırdığı zamanki gibi…

“Rabbimin namusuna dokunuyorlar sanki” dediği zamanki gibi…

Beddua ettiği zamanki gibi…

Bir cinnet tezahürü mü bu tehdit, yoksa gerçek mi?

Bu ölüm tehditleri benden başka kimlere gitti?

Yüzlerini saklayarak konuşan bu korkak güruhun tehdidinden korkan, bu belaya atlar mıydı ki?

Madem risk altındayım, içimde kalmasın bari…

Levsiyatla (kirli pis) darbe girişiminde bulunanlar bizzat kendileri iken, bunu kendilerine geçit vermeyenlere izafe etmeleri çelişki değil mi?

N.K’ya attıkları montajlama çamur, asfalt gibi suratlarına yapışmadı mı?

İnsanları kendileri ile değil, aileleri ile hedef tahtasına koymaya kalkışmadılar mı?

Şimdi muhalefet ahlakından söz ederek komik olmasalar bari…

Adınız, örgütünüz, MOSSAD’ın nefesiyle CIA’nın avuçlarında çoktan oksitlendi.

—-

Peki bu APLAMIZ Papa için nasıl övgüler dizmişti 17 Nisan 2005 Pazar günü yayınlanan H.O. Tercüman Gazetesindeki köşe yazısında?!

Papa’nın ardından…

DÜNYA oradaydı…Kendi dininden olanları bir araya getirdiği gibi azılı düşmanları bile aynı hüzün atmosferinde bir araya topladı.

Önceki yazımda ele almaya çalıştığım Vatikan’ın içinde barındırdığı paradokslara rağmen hayatında kiliseye uğramamış insanlara bile göz yaşları içerisinde istavroz çıkartan Papa, dünyevi sorunlara yönelik liberal bakışıyla da milyonlarla ifade edilen rengarenk bir topluluğu bir araya getirerek gönül ikliminde buluşturuyordu. Bu noktada elde ettiği başarı az şey miydi?

Değildi elbette…

Papa 2. John Paul, İslam, Yahudi, Hıristiyan…

Tüm dünyayı hüzne boğan ve çoğuna göre yeri kolay doldurulamayacak bir isimdi. Ancak Vatikan’daki cenaze töreni aynı zamanda pozitivizmin yıkmayı başardığını sandığı değerlerin sapasağlam ayakta durduğunun da apaçık bir göstergesiydi.

İşte bu yüzden Papa 2. John Paul, son yolculuğuna kendinden önceki papaların sessiz gidişinin tam aksine çok sesli ve çok renkli bir topluluk tarafından uğurlandı.

Dolayısıyla Papa’nın cenaze töreni bir din ve devlet adamının karizmatik kişiliği sayesindeki edinimlerinin yanı sıra “din” olgusunun gömülü değil yükselen bir değer olduğunun kanıtıydı.

Oysa pozitivist sekülerleşme anlayışına ya da ülkemizdeki karşılığıyla laikliği bir din gibi inançsal bir örgü içerisinde gören kırklı yılların klasik kesimine göre modernleşmeyle din ışık ve gölge gibiydi.

Yani modernleşme süreci geliştikçe din olgusunu kapalı kapılar ardına tıkıp ortaçağ karanlığına müebbet mahkum ederek sürgüyü çekecek ve din, bırakın kamusal alanı hayatın her alanından kaybolup gidecekti. Ama günümüz dünyasına yakından bakıldığı zaman gidişatın hiç de öyle olmadığı görülüyor.

Aslında, ülkemizde dinin modern anlayışın hızını kesen bir sorun olarak algılanması “pozitivizm” rüzgarı estiği dönemlerde yâni kırklı yıllarda sekülerleşme hareketine tutunarak yer edinenlerin şimdinin toplum mühendisleri konumunda olmalarıyla alakalı. 

Yâni bu kesimler, yeni jenerasyonun zamanında kendilerini bir yerlere tutunduran bu kutsal pencereden bakmayı reddetmelerini bir türlü anlayamıyorlar.

Anlayamadıkları içindir ki ortaçağ karanlığına hapsolası (!) dinin en küçük bir imgesinin dahi gün ışığına çıkmasını hazmedemiyor, korkunç buluyor ve paniğe kapılarak evrensel insan haklarını bile hiçe sayan radikal kararlar alıyorlar.

Oysa küreselleşmenin de etkisiyle dünyada meydana gelen bu dini canlanma bizdeki klasiklerin yorumuyla Ortaçağ karanlığının modern çağ üzerine düşmüş kara gölgesi değil bilakis diğer dinlere komplekssiz bir saygıyı öngören, bilimsel gelişimle barışık ve toplumlar arası tutkal vazifesi gören bir anlayışı simgeliyor.

Çünkü bu katı kesimin kamusal alandan söküp evlere tıktığı dinlerin kurumsal taraflarına, kurallarına azalan ilgi, mistik ve metafizik eğilimlere, popüler mistik yorumlara (R-2, Yoga, ayurveda vb.) yönelerek batıl kültler ortaya çıkarıyordu. Yâni dinden boşalan alan pek çok mistik akım tarafından doldurularak kitleleri peşinden sürüklüyordu.

Evet, gerçek şu ki Papa, itikadi duruşuyla tavizsiz bir Katolik lider olmasının yanı sıra toplumdaki bu metafizik eğilimleri kendisinde toplayacak mıknatısı yâni ruhani mistisizmi de elinde tutuyordu.

Dönüp İslam dünyasına baktığımızda bu anlayışın çok da yeni olmadığının farkına varıyoruz.

Örneğin Gazali itikada, İbni Rüşd akla, Yunus hoşgörü ve tasavvufa, Mevlana akıl ve tasavvufa, Said Nursi bunların tamamını sentezleyerek felsefeye seslenen bir küresel anlayışa işaret ediyorlar.

Şimdi bu İslam düşünürlerinin pozitivist sekülerleşmenin kaskatı tutumuyla metruk bir belde gibi duran tozlanmış eserlerine baktıkça iç geçirmemek elde değil.

Mehtap Yılmaz tarafından yazılan bu makale, 17 Nisan 2005 Pazar günü yayınlanan H.O. Tercüman Gazetesindeki köşe yazısıdır.

 

Reklamlar