Etiketler

, ,

markar_esayan1926 Mayıs ayı… Heybeli Ada’ya yeni göç etmişiz. Bir sabah vapura yetişmek üzere Denizcilik Okulu’nun yanından hızla iniyorum. Sokağın karşısındaki polis karakolunda bir kaynaşma dikkatimi çekti. Yürüdüm. Bir polis bana doğru gelmeye başladı. Karşılaştığımızda biraz karakola kadar gelmemi söyledi. Karakolda komiser ayakta geziniyordu. Biraz heyecanlı idi. Alınan emir üzerine tevkif edildiğimi tebliğ etti.” ( Eşref Edib İstiklal Mahkemelerinde, hazırlayan Fahrettin Can, Beyan yayınları.)

Dönemin ünlü gazetecilerinden Eşref Edib, tutuklanma anını böyle anlatıyor. Şeyh Said İsyanı’nın ardından ilan edilen Takrir-i Sükun Kanunuyla başlayan cadı avının bir parçası olarak, yargılanmak üzere hapse atılıyor.

Sebilürreşad gazetesinin sahibi Eşref Edib, tutuklanmasına rağmen pek endişe duymuyor. “Hakkımda iddia edebilecekleri bir şey yok” diye düşünüyor. Yanıldığını kısa sürede anlayacaktır.

İstanbul’dan Ankara’ya götürülüyor. Hala ne ile suçlandığını farkında değildir. Ankara’da tutukevinde İstiklal Mahkemesi “azası”ndan Kılıç Ali ile karşılaşıyor. “Kılıç Ali tevkifhaneyi/tutukevini kontrol etmeye geldi. Bizim hücreyi teftiş ettiği sırada: -A…! Sen burada mısın, dedi. -Bizi unuttunuz galiba! Dedim. Artık bu kadar cefa yeter. Rica ederim, çağırın ne soracaksanız sorunuz. -Merak etme; bir kaç güne kadar çağıracağız. Seni Şark’tan istiyorlar.”

Bu ifadenin Şark İstiklal Mahkemesi olduğunu anlaması geç olmadı Eşref Edib’in… Önce Diyarbakır’a oradan da Elazığ hapishanesine gönderilir. Kendisiyle birlikte İstanbul basınının önde gelen on temsilcisi daha tutuklanmıştır.

Tutuklamaları yürüten ve gazetecilerin yargılanmalarını sağlayan genç bir savcıdır: Avni Doğan. Daha sonra CHP’den milletvekili ve bakan olan Avni Doğan, bu gazetecileri neden tutukladığını yıllar sonra şöyle anlatmıştı: “Profesör Ahmet Şükrü Esmer, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, Ahmet Emin Yalman, Velid Ebüzziya, İsmail Müştak, Eşref Edib, Sadri Ethem(Ertem), Abdülkadir Kemali beylerden oluşan gazetecilerin muhakemeleri Şark İstiklal Mahkemelerinde yapılmıştır.

Yargılanma nedenleri Şeyh Said’in kendisini bu gazetecilerin isyana teşvik ettiğini söylemesiymiş. Avni Doğan yıllar sonra bu uydurma iddianın Şeyh Said’e kurtarma koşuluyla bir siyasetçi tarafından telkin edildiğini itiraf etti.

Amaç, aslında daha başkaydı: Ülkenin önde gelen, kalburüstü gazetecilerine diz çöktürmek ve Ankara karşısında eleştirel tutumlarını tamamen ortadan kaldırmaktı. Çünkü, bu gazetecilerin isyanı destekleyecek bir pozisyonda olmaları mümkün değildi.

Ankara ise, İstanbul’da yayın yapan ve ülkenin toplumsal hayatını etkileyen, gerektiğinde eleştirel tutum alabilen bu gazeteleri “yola getirmek” istiyordu.

Onları korkutmak ve yıldırmak için ilginç sahnelere de başvuruyorlar. Eşref Edib anlatıyor: “Velid Ebüzziya’nın tanıdığı Makriköy’lü (şimdiki Bakırköy) bir subay, sabahleyin erkenden bize geliyor, bizi uyandırıyor. Hükümleri infaza memur bir subay. Kısa boylu, sarı benizli zayıf bir zat. Hükümleri nasıl infaz ettiğini bütün teferruatıyla, tafsilatıyla anlatıyor. Böyle her sabah bizi erken uykudan uyandırıp heyecanlı şeyler anlatmak ne münasebetsiz bir şey… O gittikten sonra hepimizi bir endişedir, alıyor. Ne neşemiz kalıyor, ne metanetimiz. Yemek bile zor yiyoruz.”

Yargılama başlıyor. Hepsinin Şeyh Said İsyanını kışkırtmaktan idamı isteniyor. Elazığ’da kaldıkları binanın etrafında her gün çok sayıda insan asılıyor ve onlar bu feci sahneler içinde kendi kaderlerini bekliyorlar.

Mahkeme karara kalıyor. Biliyorlar ki, karar Ankara’dan gelecek. İlk haberler gelmeye başlıyor: Kararın beraat olacağı düşüncesi egemen ama o sırada başka bir sorun gündeme geliyor. Eşref Edib anlatıyor: “ -Müjde çocuklar! Beraat ediyoruz. Ankara’dan gelen haberler iyi! (…) Biraz sonra ikinci haber: Ankara’ya bir telgraf çekilecek. maznunlar(sanıklar) ‘af ve müsamaha’ talebinde bulunacak. -Hay hay… Hemen yazalım. Kağıt kalem…Şimdi telgrafhaneye gönderelim, sabaha kalmasın!…

Önce bazıları itiraz eder. Af ve müsamaha isteyen dilekçe yazılmasına karşı çıkarlar. Yalvar yakar direnen arkadaşların ikna ederler ve bir af dilekçesi yazmak konusunda uzun tartışmalardan sonra anlaşma sağlarlar.

Ancak bu yetmez. İmzalayacakları af mektubunun içeriği de Ankara’dan gelecektir. Çaresiz ona da boyun eğerler ve “Ankara’dan af dileyerek” serbest bırakılırlar.

Bir tarihi belge niteliğinde olan ve ülkenin o yıllarda önde gelen on gazetecisine, idamdan kurtulma şartıyla imzalatılan bu mektubun önemli bir bölümü şöyledir: “Ankara’da Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine: Şark İstiklal Mahkemesi karşısında sorgulamalarımız icra ve ikmal olunduğu şu gün günlerde tahdis-i nimet (şükürler olsun ki) kabilinden bir hareketle huzur-i ulviyetinize(yüksek huzurunuza) çıkmayı vecibeden addettik(görev bildik). Cumhuriyetin sadık bir amelesi, inkilabın samimi bir hadimi(hizmetkarı) olduğumuzu ispat etmiş olmak kanaatiyle, bipeyan(sonsuz) bir fahr ve gurur hissederek zat-ı riyaset penahilerine bir kerre daha arz ederiz ki, bu kanaat şu dakikada vicdanlarımızı müsterih etmekle beraber, bundan daha çok güvendiğimiz nokta, asalet-i kalbinizin lütf-i hata püşanesidir(asil kalbinizin hata bağışlama üstünlüğüdür). (…)

Huzur-i mahkemede taayyun eden(mahkeme önünde aydınlanan) masumiyetimiz için Büyük Münci(Kurtarıcı)’nin yüksek vicdanından duyacağımız af ve müsamaha müjdesi iledir ki bizim için kıymetter olur. Bu lütfu bizden esirgemeyeceğinizi uluv-vu kalbinizden ümid ederek en derin tazimatımızı(saygımızı) arz ve takdim ederiz, Muhterem Reis-i Cumhur Hazretleri.

Mahkeme bunun ardından beraat kararı verir. Gazeteciler serbest kalırlar. Bu metnin imzalanması bir devrin sonudur. İstanbul gazeteciliği Ankara önünde diz çöktürülmüştür. Bu çok uzun sürecek yeni bir dönemin, tek sesliliğin nirengi noktasıdır.

Reklamlar