Etiketler

, , , , ,

Merve ŞebnemYazar Merve Şebnem Oruç, ”Gezi Parkı” olaylarından ”kızlı-erkekli ev” tartışmasına, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın aldığı pozisyona ilişkin üzerinde çokça düşünülmesi gereken bir yazı kaleme aldı. İşte o yazı:

İKİNCİ EŞE YASAL DÜZENLEME GELİYOR…

Ak Parti yeni bir yasa çıkarıp Cuma namazına gitmeyen erkekleri fişleyecek…

Kur’an ve Siyer dersi zorunlu oluyor…

Arap alfabesine geçiyoruz…

Erdoğan Hakan Fidan’ın hem İran hem El Kaide’ye destek verdiğini itiraf etti…

Erdoğan ve Zevahiri’nin gizli görüşmesi…

Marmaray aslında bir perde, İstanbul Boğazı Japonlara satıldı…

Ak Parti’yi İsrail kurdu…
………..

Bunlar giderek daha da anlamsızlaşan Türkiye iç siyaseti polemiklerine yakın zamanda eklenebilecek mevzular.

Çok mu saçma?

Bugün konuştuğumuz, konuşmak zorunda kaldığımız, ısrarla içine çekildiğimiz “kızlı-erkekli ev” tartışmasından daha saçma değil.

Bu savaş, Erdoğan’ı indirmek için verilen amansız, diyalog bilmez, alternatif tanımaz taarruz sürdüğü sürece, bu saçmalıkların dozajı giderek artacak. Herkesin buna hazırlıklı olması gerek.

“Psikolojik olarak yıpranmak istemiyorum, bu kadar huzursuzluk bize fazla, aman tadımız niye böyle bozuluyor ki. Canım, Erdoğan da biraz fazla oluyor, bizi zor durumda bırakıyor” tarzı sıkıntısı olanlara önerim, birkaç yıl siyaseti takip etmesinler.

En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim. Başbakan Erdoğan’ı yukarıdaki gibi örnekleri kendi ağzıyla söylese bile, “Yaw he he. Evet yaptım.” dese bile eleştirmeyeceğim.

Bugün eleştirmeyeceğim…

Bu konjonktürde eleştirmeyeceğim…

Bunu yapmak, yani Erdoğan’ı eleştirmek oldukça kolay…

Giderek artan mahalle baskısı altında oldukça konforlu da bir pozisyon… ‘Siyaseten doğruculuk’ oynayıp bir an önce sıvışma gibi bir avantaj da sağlıyor.

Kendisini daha önce eleştirmekten çekinmedim. Haklıyımdır haksızımdır o başka. Ama kendi perspektifimden adil davranmadıklarını düşündüğüm her seferinde, Ak Parti’ye ve Erdoğan’a eleştiri getirmişliğim geçmişte yazıp çizdiklerimde mevcut. Ama bir süre daha bunu yapmayacağım.

Gezi kalkışmasıyla beraber yazdığım yazılarda, önümüzdeki birkaç yıllık süreçte, Erdoğan ne derse desin, sonuçta ne olursa olsun, bu insanı destekleyeceğimi zaten söz ve davranışlarımla belirttim.

Olayları, yaşandığı dönemin şartlarından ayrıştırarak değerlendirince, yani bağlamından koparınca, gerçeği görmek imkânsızlaşıyor. Bu ne kadar sorunlu bir davranışsa bir o kadar da yaygın bir davranış Türkiye’de.

Dış siyaseti ekonomiden, ekonomiyi iç siyasetten, iç siyaseti dış siyasetten, Türkiye’yi Orta Doğu’dan, Orta Doğu’yu dünyadan….ayrı okuma alışkanlığımız, gerçekleşen vakalara entegre bakmayı komplo teorisyenliğiyle karıştırmamız hep bundan.

Mayıs’tan bugüne içinde yaşadığımız coğrafyada yaşanan gelişmeleri Türkiye’den ayrı mı değerlendireceğiz?

Suriye’de Esad rejiminin bu süreçte geri kazandığı gücü görmeyecek miyiz?

Mısır’da Mursi’nin Erdoğan’a ithaf edilenden çok daha azı bahane edilerek devrildiğini görmeyecek miyiz?

Bu süreçte çözüm sürecinin ne kadar çok yara aldığını göz ardı mı edeceğiz?

Suriyeli sığınmacılara karşı belli çevrelerde pompalanan düşmanlığın neredeyse Lübnan İç Savaşı’nın başlatan ortamı hatırlattığını umursamayacak mıyız?

Tüm bunları sokaktaki insandan, pozisyonu nedeniyle, daha iyi okuyabilen gazeteci, yazar ve sair entelektüelin bu gerginliği daha da artırmak için var gücüyle gaza bastığını göz önünde bulundurmayacak mıyız?

Bu hesapta aydın ve tarafsız insanların söylemlerinin, çoktan Erdoğan’ı eleştirmek noktasından çıkıp; Erdoğan’ı gözden çıkarmak, Erdoğanlı bir Türkiye’ye hiçbir şekilde onay vermemek aşamasına geldiğini fark etmemek mümkün mü?

“Esnafla konuştum haberler iyi. Artık on berberden biri Erdoğan’ı onaylıyor. Yükleniyoruz arkadaşlar” seviyesinde yazılar yazan, tweet’ler paylaşan adamların, bağımsız olduğuna inanmak mümkün mü?

Hafıza-i beşer nisyan ile maluldur. “Birkaç kişi ölse ne güzel olurdu” diyen spikerle Gezi kalkışmasında ölen gençleri birbirinden ayrı değerlendirirsek yaşananların bütününü nasıl değerlendiririz?

Gezi kalkışmasının başında da, sonradan hata yaptığını anlayan çoğumuzu da, yanılgıya düşüren Erdoğan’ın sert tavrı değil miydi? Erdoğan’ın söylediklerinin Gezi’nin ateşini yükselttiğine bugün dahi kim hayır diyebilir? Peki bugün oluşan gündemin bundan farkı ne? Bazı paralellikleri görüp fark etmek bu kadar mı zor?

Her gün yeni bir Gezi falı bakan amcaları, “Erdoğan kim ki hepimizi kucaklıyor” raddesine gelmiş abileri, daha düne kadar birbirlerinin gırtlağını sıkanların enteresan ittifaklarını bir kenara bırakıp Erdoğan’ın davranışlarını bunlardan ayrı nasıl düşünebiliriz?

Sizi bilmem ama ben yapamıyorum. Ve yapmayacağım. Direkt olarak söylüyorum ve söylemeye devam edeceğim:

Tarafsız değilim, ve karşıma aldığım grupların uğruna savaş verdikleri Türkiye, İsrail’in, Neoconlar’ın, eski dünya düzeninin temsilcilerinin arzularıyla yan yana düştüğü müddetçe de böyle davranmaya devam edeceğim.

Son oluşan gündeme dair kanaatimi yazayım. Kızılcahamam’daki toplantının basına kapalı kısmında Erdoğan’ın üniversite öğrencilerinin konaklama problemlerine ilişkin cümleleri basına, hadi açıkça yazalım Cemaat medyasına sızdı. Bir Ak Partili tarafından sızdırıldı.

Bu konuya dair açıklama yapan herkesin yorumlarını toplayıp bir süzgeçten geçirdiğimizde en mantıklı senaryo şu: Yurt sıkıntısı, denetim ve kayıt dışı apartlar vs hakkında konuşan Erdoğan aynı zamanda, muhafazakar çevrelerden gelen şikayetleri de dillendirdi. Bir muhafazakar partiden ve onun muhafazakar liderinden bahsediyoruz. Bundan daha doğal bir şey yok. Ancak bu konuya ilişkin cümleleri konuşmanın o bölümünün içeriğinden kopartıldı. Yani sızdıran kişi, Erdoğan’ın sözlerini cımbızlayarak aktardı.

Açıklama getiren partililer, konuşmanın tamamını baz alarak haberi yalanladı. Erdoğan ise, konuşmasında böyle bir bölüm de var olduğu için bunun aksini iddia etmedi. Eğer bir ses ya da görüntü kaydı var idiyse, bu ortaya çıktığında düşeceği durum hiç de hoş olmayabilirdi. Minareyi çalan kılıfını da hazırlar denir; sızdıran şahsın elinde bir kaydın olduğuna neredeyse eminim.

Nitekim sızdırılan medya organının, kayıt, kaset işlerinde fazlasıyla tecrübe sahibi bir grup olduğu da herkesin malumu.

Erdoğan bu konuşmayı yalanlasaydı ve kayıt kırpılıp servis edilseydi, Erdoğan yobaz değil sıcağı sıcağına yalancı pozisyonuna düşerdi. Bu da kabul edilebilecek bir durum değil. Konuşmasının basına sızdırılmasını, hem de böyle kötü niyetli bir biçimde çarpıtılarak, bağlamından koparılarak aktarılmasını da ihanet olarak değerlendirdiği için, konuşmanın bütününe dair açıklama getirmeyi dahi gerekli bulmadı. Ayrıca, basına açık olmayan bir konuşmanın sızdırılmasının ne kadar ahlaklı olduğunu da ayrıca değerlendirmek gerek.

Benim tahminim bu. Tahminim doğru değilse dahi en başta dediğim gibi, Erdoğan’ı eleştirmeyeceğim.

Erdoğan böyle bir insan… “İdamı düşünebiliriz” deyip çözüm sürecini başlatmış biri…

Siyaset yapma tarzı bu. Dün çok yumuşaktı da bugün agresifleşti diyebileceğimiz bir durumu yok.

Bir insandan bahsediyoruz, ağır baskı altında bir insandan.

Ofisi basılmış, evine yürünmüş birinden…

Sürekli olarak “Başbakan yanlış yönlendiriliyor” diyerek çevresine karşı güveni zedelenmeye, yalnızlaştırılmaya çalışılan birinden…

Bir peygamber değil karşımızdaki… Varsın üslubu sert olsun. Temsil ettiği pozisyon yeni dünyaya dair bir pozisyon.

Bir yanında durduklarına bakıyorum, bir de karşısına aldıklarına…

Ondan sonra da üslubuna, polemiklere, kim ne demişe falan bakmaya gerek görmüyorum.  

Saflar böyle dizildiği müddetçe…

Erdoğan muhaliflerinin takındığı tutum Türkiye’nin iyiliğini istemeyenlerle aynı olduğu sürece…

Bu değişmeyecek…

Milliyetçi olmadığımı herkes bilir ama vatanı bir kadın memesine satacak biri de değilim.

Zaten çıkardığı demokrasi paketiyle yaşam tarzına saygıyı, TCK ile güvence altına alan bir siyasi iradeden bahsediyoruz.

Kısacası, siz lafa baka durun, ben icraata bakıyorum…

Kafam da zerre kadar karışmıyor…

Reklamlar