Etiketler

, , ,

ARİFE KÖSEEğer, kapitalist sistemde, beyaz bir erkek olarak çok pis bir trende yolculuk ediyorsam, canım kenarındaki koltuğa ben otururum. Bir kadın ya da siyah cam kenarından uzak bir yerde ve benden çok daha kötü durumda bir koltukta seyahat eder. Fakat asıl sorun trendir. Hepimizi birden uçuruma götüren trenin sürücüsü üzerinde hiçbirimizin kontrolü yoktur1

Türkiye’nin baş döndürücü politik atmosferi içinde büyük resmi görmek bazen gerçekten çok zor ve yorucu olabiliyor. Bir gün başörtüsünü tartışırken ertesi gün kendinizi insanın dudağını uçuklatacak kadar absürd bir “kızlı-erkekli kalınan öğrenci evleri” tartışmasının içinde bulabiliyor ve bir yandan da yapılan her duvarın bir gün yıkıldığı gerçeğine aldırmadan hala duvar ören bir zihniyetle karşı karşıya kalabiliyorsunuz. Zor gerçekten.. O yüzden b u yazıda aslında nasıl bunların hepsinin birbirini kesen, ortaklaşabilen mücadeleler olabileceğini, olması gerektiğini tartışmaya çalışacağım.

Başörtüsü ve Marks

Şafak Pavey: Kibirden küfelik olmuş bir zihniyetin sayıklamaları” başlıklı bir önceki yazım hakkında çok sayıda mesaj aldım. Hakaret içerenleri saymazsak içlerinde Türkiye’deki demokrasi mücadelesi açısından yapılması gereken tartışmaları barındıranlar da vardı. Ben öncelikle din, gericilik ve başörtüsünün gericiliğin simgesi olduğu tartışmasıyla başlamak istiyorum. Ama hiç de az olmayan insanlık tarihinde bu tartışma yeni olmadığı için filmi biraz geriye sararak anlatmak istiyorum.

1818’de şu anda Almanya’nın parçası olan Prusya’da doğan Marks’ın ilk yıllarındaki en belirleyici mücadelelerden bir tanesi din konusunda gerçekleşti. Prusya’daki Yahudiler sistematik olarak ayrımcılığa uğruyorlardı. Yasalarda Yahudilerin nerelerde yaşayabilecekleri ve hangi işlerde çalışabilecekleri ayrıca belirtilmişti. 1840’larda Yahudilere eşit haklar tanınması konusunda, bugün dünyada Müslümanlara tanınan haklar konusundaki tartışmaya benzer bir tartışma vardı.

O dönemde, Marks’ın tartıştığı isimlerden birisi olan Bruno Bauer ve Genç Hegelciler dini ve Hıristiyanlığı ağır bir şekilde eleştiriyorlardı. Genç Marks ise Yahudilerin bu mücadelesini desteklerken, Bauer, dinin düşman olduğunu, Yahudilerin eşitlik talebini desteklemenin dine teslim olmak ve Yahudi azınlığa özel bir ayrıcalık tanımak anlamına geldiğini söyleyerek Yahudilerin bu talebine karşı çıktı. Ona göre Yahudiler dinlerinden vazgeçtikleri takdirde ateist liberallerin desteğini kazanmayı hak edebilirlerdi. Seküler bir devlette, din gibi ikinci kimliklere boş alan kalmazdı, çünkü din, politik özgürleşmeyle ve insan hakları fikriyle çelişirdi.

Marks, 1844 yılında yazdığı Yahudi Sorunu Üzerine adlı makalesinde Bauer’e yanıt verirken şunları anlattı: Dini inanç, daha genel bir baskının nedeni değil sonucudur. Din sorununa odaklanmak, daha geniş manzarayı görmemizi engeller, enerjimizi gerçek bir toplumsal mücadeleden ziyade, steril bir dini tartışmaya harcamamıza neden olur.

Ne ilginçtir ki Marks ilerleyen dönemlerinde işçi sınıfı devriminin teorisyeni haline gelirken, Bauer 1870’lerde Almanya’da ortaya çıkan ve Yahudilerin gaz odalarında katledilmesinin önünü açan anti-Semitist görüşün önde gelen isimlerinden birisi haline geldi.

Bugün dünyada genel olarak Müslümanlık ve Türkiye’de başörtüsü konusunda yaşanan tartışma, o yıllarda Yahudiler üzerine yapılan tartışmaya benziyor. Müslümanlığın teröristlikle eş görenler, ya da başörtüsü takan kadınları örümcek kafalı olarak niteleyenler ve başörtüsü takmanın yaygınlaşmasıyla bir şeriat rejiminin kurulabileceğini düşünenler hepimizi bir din tartışmasının içine çekerek genel manzarayı görmemizi engellemeye çalışıyorlar. Halbuki bugün sorun bir din sorunu değildir. Bugün sorun, başörtüsü takan kadınların, Kemalizmin “makbul vatandaş” politikaları sonucunda ötekileştirilmiş olması, dolayısıyla başörtülü olmanın bir kimlik mücadelesi, yani bir hak mücadelesi olarak ortaya çıkmış olmasıdır. Din tartışması yapılamaz mı? Tabii ki yapılabilir. Ama din tartışması başörtüsünü bir hak olmaktan çıkarmaz ya da başörtüsü takan kadınların verdiği mücadeleyi başka herhangi bir kimlik ya da hak mücadelesinden daha değersiz kılmaz.

Başörtüsü yasağının kaldırılması talebi bir reform talebidir, çünkü bu devletin statükocu kurumları ve ordusu tarafından uygulanan bir baskının kalkması talep edilmektedir. Çünkü bu ülkede başörtüsü taktığı için okula gidemeyen ve çalışamayan kadınlar vardır. Dolayısıyla, bu yönüyle suni değil, gerçek bir sorundur. Sosyalistler, bu tür baskıların olduğu her yerde kadınların başörtüsü takma hakkını savunurken, aynı zamanda tıpkı 1979 İran devriminde olduğu gibi, başörtüsü takmak istemeyen kadınların da başörtülerini çıkarma hakkını savunurlar. Burada önemli olan başörtüsü takıp takmamak değil, var olan sistemin uyguladığı baskıya karşı verilen özgürlük mücadelesini desteklemek ve bunu bir adım ileriye taşımaktır. Bu başörtüsünü takmak da olabilir, çıkarmak da. Dolayısıyla mesele, başörtüsü yasağının kalkması tartışmasını, daha geniş bir hak ve özgürlükler mücadelesi çerçevesine oturtabilmektir.

AKP’ye karşı nasıl bir muhalefet

Ama tartışma din meselesiyle bitmiyor tabii ki. Bazıları da bu talepte bir haklılık görseler bile bu hakkın ve benzeri daha birçok aslında kazanım olan adımın (darbecilerin yargılanması gibi) AKP’nin değirmenine su taşıdığını, onun iktidarını güçlendirmekten başka bir işe yaramadığını düşünüyor ve dolayısıyla pozisyonunu her ne yaparsa yapsın AKP’ye karşı olmak üzerinden belirliyor. Dolayısıyla, başörtüsü örneği özelinde söyleyecek olursak, bu yasağın kalkmasında başörtülü kadınların zaman zaman AKP’ye karşı dahi (Erdoğan’ın, son seçimlerde başörtülü milletvekili girişimini provokasyon olarak nitelendirdiğini unutmayalım) verdiği mücadeleyi tamamen görmezden geldiği gibi sırf bu nedenle bir kazanım olarak da görmüyor. Bu zihniyet zaman zaman öyle bir noktaya varıyor ki tarihi toplumsal mücadelelerin değil AKP’nin yaptığına inanası geliyor insanın. Türkiye’de bir kısım muhalefetin yarattığı iktidar miti, zaman zaman iktidarın kendisi için yarattığı mitten bile daha güçlü oluyor.

Bu bakış açısının yarattığı en büyük sorun ise toplumsal mücadeleler arasındaki bağı koparması, bu mücadelelerin birbirinin önünü açma potansiyeli arasındaki bağı görmemesi oluyor. Darbecilerin yargılanması ile Kürt sorununun çözümü süreci arasındaki bağı görmüyor. Başörtüsü yasağının kalkmasını mecliste pantolon giyilmesinin serbest olmasının önünü açabileceğini ya da bunun başka demokrasi mücadelelerini besleyebileceğini düşünmüyor. Dolayısıyla toplumda mücadele alanları AKP’nin işine yarayıp yaramamak üzerinden kategorize ediliyor, bu alanların daha ilerisi için sunduğu olanaklar görmezden geliniyor.

Peki bir demokrasi denizinde mi yüzüyoruz? Tabii ki hayır. Erdoğan’ın daha dünkü “kızlı erkekli evler” konusundaki açıklamasından tutun da demokrasi paketine, Nusaybin’de örülen duvara, Kürt sorununda çözüm sürecinde gelinen noktaya kadar, anayasanın değişmesine kadar her yerinden su alan bir demokrasimiz var. Ama bunların hepsi birer mücadele alanıdır zaten. AKP’nin son noktayı koyduğu ve her şeyi kendi istediği gibi şekillendirdiği alanlar değildir. 1968 kuşağının en önemli bileşenlerinden olan öğrenci hareketi Fransa’da Orsay, Lyon, Marsilya, Nantes ve Nanter’de öğrenci yurtlarında disiplin ve tüzük yönetmeliklerine, özellikle de karşı cinsten öğrencilerin birbirinin odasına girmesini yasaklayan uygulamalara karşı başlamadı mı? Ama 68’i 68 yapan öğrenci hareketi ile işçi hareketi ve bu ikisiyle birlikte savaş karşıtı hareket, kadın özgürlüğü mücadelesi gibi mücadele alanları arasında bağ kurulabilmiş olmasıydı. Bu bağı kurabilmek için ise öncelikle muhalefet hattını AKP’nin işine yarayanlar ve yaramayanlar üzerine kuran zihniyetin ne kadar yanlış ve yenilgici bir ruh halinin ürünü olduğunu anlamalıyız.

Birleşerek kazanabiliriz

Başörtüsü yasağının kalkması ile “kızlı erkekli evlere yasak konulmasına” karşı mücadeleyi, Kürt sorunun çözümü, Nusaybin’e duvar yapılmasına, eşcinsellere karşı uygulanan ayrımcılığa karşı çıkmayı demokrasi ve özgürlük mücadelesinin aynı derecede değerli, birbirinin önüne geçmeyen, birinin diğerinin önkoşulu olduğu bir mücadelenin parçası olduğunu görememenin bize bedeli kaybetmek olur. Çünkü ancak birleşirsek kazanabiliriz. Tony Cliff’in en baştaki sözünden yola çıkarsak, trende cam kenarında oturana, “sen neden cam kenarında oturuyorsun”un hesabını sormak yerine, trenin kontrolünün ikimizde de olmadığını hatırlayıp birlikte trenin kontrolünü nasıl ele geçireceğimizi düşünmeliyiz. Bu bağı nasıl kuracağımız, nasıl birleşeceğimiz de bir sonraki yazının konusu olsun.

Arife Köse

Reklamlar