Etiketler

, ,

markar_esayanYeni siyaset

Totaliter rejimlerden demokratik bir düzene geçmenin kısa, kolay bir yolu yok. Bunun nedeni belli, her şey bir birikim ve mücadele meselesi. Demokratik kültürün totaliter bir ülkede birikmesi için zaman ve büyük fedakârlıklar gerekiyor. Mesela, Merve Kavakçı 1999 yılında o cesareti göstermeseydi, Türkiye’nin sessiz çoğunluğunun başörtüsü yasağı nedeniyle yaşadığı haksızlığın yıkıcılığı daha geç anlaşılabilecek, dindarların dışındaki kesimlerin bu haksızlığa empati yapması daha güç olabilecekti. Nitekim, Leyla Zana ve bir grup Kürt milletvekili 1991 yılında Meclis’te Kürtçe ‘Ez vê sondê li ser navê gelê kurd û tirk dixwîm’ (Bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği adına ediyorum) yemin ettiği için 10 yıl hapis yatmasaydı, Türkiye kamuoyu, Kürtlerin bu en temel insan hakkını kullanmak için bile ne kadar büyük bedeller ödediklerini fark etmekte zorlanacaktı.

Ve sevgili Hrant Dink… Hayatını, ‘sahte cennetlere’ gitmek yerine, ülkesinde kalarak feda etmeseydi, bugün muhtemelen bu yazıyı yazıyor olmayacaktım. Çünkü onun kurmak için hayatını gözden çıkardığı AGOS sayesinde benim gibi birçokları kendilerini ifade etme şansı elde etti. Büyük toplum onun fedakârlığı sayesinde Ermenilerin bu ülkenin insanları olduklarını ve hala bu ülkede yaşadıklarını fark etti.

Bizim demokrasi mücadelesi tarihimizde bunun gibi sayısız kahramanlık örneği var. Bildiğimizden çok daha fazla insan, inancı, ilkeleri uğruna hayatını, kariyerini, ülkesinde yaşama hakkını feda etti. Bunların hiçbirisi boşa gitmiş, harcanmış hayatlar değildir. Hasan Fehmi’nin, İskilipli Atıf Hoca’nın, Sabahattin Ali’nin, Nazım Hikmet’in, Adnan Menderes’in, Musa Anter’in, Ahmet Kaya’nın bir hiç uğruna öldüğünü kim söyleyebilir?

Evet, kısa bir yol yok. Hatta o birden olduğu varsayılan devrimlerle rejimini değiştiren ülkelerin de demokrasi mücadelesi o anda bitmiyor. Birçok fetret, restorasyon süreçleri yaşanıyor. Nitekim Tahrir Devrimi’nden sonra Mısır bugün büyük bir bedel ödüyor. Ama bu aynı zamanda paradoksal olarak, Mısır ve Ortadoğu’da demokrasi mücadelesini güçlendiriyor.

Çünkü olmuş hiçbir şey olmamış sayılamaz.

Türkiye’nin demokrasi gelişimine gelince… Türkiye’de keskin bir devrim olması mümkün değildi çünkü Türkiye en azından şekilsel bir demokrasiye sahipti. Parlamenter rejim darbelerle taciz edilse de, Batı dünyasının bir parçası olarak demokrasi ambalajına ihtiyaç hissedilmesi Türkiye’de melez bir durum yarattı. Bu ise, demokrasinin içten içe yanmasını sağladı. Rejim bu ‘zayıflığını’, totaliter stratejilerini uygularken halkı uygulamalara ama endoktrinasyon, ama şiddetle ikna ederek, bir kesimi de ‘ganimet’e ortak ederek giderdi. Kemalizmin başarısı esas olarak burada yatar.

Dolayısıyla, halkın, Kemalist düzenin yıkıcılığını fark etmesi, ancak Soğuk Savaş’ın bitmesi, kapalı-baskıcı devlet paradigmasının Batı kulübündeki meşruiyet ve desteğini kaybetmesi, 28 Şubat Darbesi gibi toplumun ekseriyetinin canını çok acıtan bir tecrübenin yaşanması ve enformasyon devrimi sayesinde bilgi tekelinin kırılması ile mümkün oldu.

Türkiye son 11 yılda bu faktörlerin biraraya gelmesi ile birlikte daha hızlı bir şekilde tarihsel demokrasi mücadelesini konsolide etme fırsatı buldu. Atılan her demokratik adımda, demokrasi ihtiyacı daha da fazla açığa çıktı. Çünkü 90 yıllık bir gecikme ve zamanın ruhu değişimi tüm yakıcılığı ile dayatıyordu. Bu değişim talebini doğru okuyan AK Parti, bu nedenle çok ‘şanslı’ bulundu. Her şey sanki AK Parti’nin lehine işliyormuş gibi görünüyor, statükonun medet umduğu restorasyon fırsatları bir türlü kendisini göstermiyordu. Ne darbe mümkün oldu, ne de ağır bir ekonomik kriz.

Bunun Erdoğan’ın şanslı olması ile bir ilgisi yoktu. Tarihin değişimi dayattığı anda, Erdoğan doğru yerde durdu ve değişimin taşıyıcısı olma cesaretini gösterdi. Bunun şansla ilgisi yok. ‘Değişim zaten kendisini dayatmıştı, AK Parti sadece rol çaldı’ iddiası ise üzerinde durulmayı hak eden bir argüman değil.

Demokratikleşme ve özgürleşme ihtiyacının artması hükümetin kendi kendisine kurduğu bir tuzağa dönüşebilir. Kendisinin başardığı değişim atmosferi en büyük rakibi olmuş durumda çünkü. Üstelik 2002 yılında doğanlar bugün artık ergen gençler ve eski Türkiye şartlarını bilmek, eski Türkiye’ye mukayese ederek ne büyük adımlar atıldığını takdir etme durumunda değiller. Onlar ülkelerini artık Pakistan veya İran ile değil, ABD veya Avrupa ile karşılaştırıyorlar.

Dolayısıyla, AK Parti’nin ‘kendi kazdığı demokrasi kuyusuna’ düşmemek için gençleşmesi ve yenilenmesi gerekiyor. Gezi krizi -tüm karanlık yönleri bir kenara- bu anlamda bir uyarıydı. Çünkü artık 2002’den farklı bir topluma sahibiz. Cemaat yapıları, itaat kültürü, dayanışmanın ve kapalı toplumun getirdiği darlıklar aşılmakta. Toplum melezleşmekte ve birey güçlenmekte.

Bu anlamda, önümüzdeki yerel ve genel seçimler, siyasi partilerin kendilerini tepeden tırnağa gözden geçirmek, iyi yetişmiş genç kadrolarını vazifeye çağırmak, kadınların önünü açmak için kritik bir fırsat sunuyor.

Bunu başarabilen siyasi hareket, geleceğin Türkiye’sinde kalıcı ve başarılı olacak.

Reklamlar