Etiketler

, , , , ,

Mehmet Emin Ekmen  Kimdir?
15 Mayıs 1975’te Batman’da doğdu. Avukat; Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Yüksek lisansını aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Kamu Hukuku Ana Bilim Dalı’nda tamamladı. Serbest avukat olarak çalıştı. Batman Barosu Yönetim Kurulu Üyeliği ve İnsan Hakları Komisyonu ile Kadın ve Çocuk Hakları Komisyonu Başkanlığı yaptı. Tema Vakfı’nın Temsilciliği, Batman Çevre Gönüllüleri Derneği Yöneticiliği, Günışığı Derneği Yönetim Kurulu Başkanlığı, Herkes İçin Spor Federasyonu Batman Temsilciliği ve Batman Mazlum-Der Kurucu Üyeliği görevlerinde bulundu. 23. Dönem Ak Parti milletvekili olarak görev yaptı.

S.Nursi Kürt SorunuONA KULAK VERİLSEYDİ KOÇGİRİ, DERSİM, ZİLAN KATLİAMLARI OLMAZDI

Hukukçu Mehmet Emin Ekmen: “Bediüzzaman’ın uyarıları dikkate alınsaydı, tarihteki yürüyüşümüz 100 yıllık bir kesintiye uğramazdı. O, devleti kutsallaştırıp bireyi değersizleştiren anlayışı eleştirdi. Tek bir masumun canını korumak için bir gemi dolusu şakinin hedef alınamayacağını anlattığı metaforla katliamları eleştirdi. Dikkate alınsaydı Koçgiri, Dersim, Zilan katliamları olmazdı.”
 
KÜRTLERİ VE TÜRKLERİ HEP BİRLİK BERABERLİĞE TEŞVİK ETTİ
“Bediüzzaman hiç bir zaman menfi hareketlere yönelmedi, şiddetten hep uzak durdu. Kürtleri ve Türkleri hep birlik beraberlik ve dayanışmaya teşvik etti. İsyan edenler için genel af önererek sorunların şiddet yoluyla değil, merhamet ve adaletle çözülmesini istedi. Devlet bu tesbit ve tavsiyeleri dikkate alacağına onunla ve fikirleriyle mücadele etmeyi tercih etti.”
Said Nursî’ye kulak verilseydi geçen yüzyılı kaybetmezdik
Kürtlerin hak sorunuyla ilgili tartışmalar devam ediyor. Kimi için bu hakların garantisi PKK iken, kimisi için demokratik cumhuriyet. Çözüm sürecinde atılan demokratik adımlarla devlet siyasetinin şiddetin çözümü noktasında ne kadar etkili olduğu ortaya çıktı. Biz de bu hafta Kürtlerin hak sorunlarını yakından takip eden hukukçu Mehmet Emin Ekmen’le konuştuk.
Kürtlerin yaşadığı sorunun 200 yıllık bir sorun olduğunu söylüyorsunuz. Merkezle çevrenin çatışması olarak ortaya çıkan sorun ne zaman etnik temele dönüştü?
Sorunun merkez-taşra otorite paylaşımına dair bir çerçeveden etnik soruna dönüşümü Cumhuriyet ile başlar.
İttihatçı kadrolar âdeta üzerine çöktükleri yeni devleti bir çok açıdan yanlış  temele oturttular. Bu anlayış tek tipçi ve redçi bir anlayış idi ve bu toprakların binlerce yıllık dinî/etnik/sosyal ve kültürel renklerini yok sayıyordu.
Bu red ve inkar hâlinin Kürtler açısından en görünür olduğu ve bir politikaya dönüştüğü an muhtemelen 1925 tarihli Şark Islahat Kanunudur.
Bilindiği gibi bu kanun ile Kürtler için “aslen Türk olup Kürtlüğe yenilmiş Türkler” ifadesi kullanılmış ve Kürtçe’nin konuşulması yasaklanmıştır. Bu yasaklar cezaî yaptırımlarla da güçlendirilmiştir. Sokakta kürtçe konuşma yasağı onlarca yıl devam etmiş, ancak 1991’de kaldırılmıştır.
Şeyh Said İsyanından sonra çıkarılan 8 Eylül 1925 tarihli Şark Islahat Planı Cumhuriyet Dönemi Kürt Politikasının ilk çerçeve belgesidir.Bu kanun olağanüstü vahim ‘tedbirler’ içeriyordu.
Kanunun 14. Maddesi şu şekildedir:
“Aslen Türk olup Kürtlüğe yenilmeye başlayan Malatya, Elaziz, Diyarbakır, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcevaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişkezek, Ovacık, Hısnımansur, Behisni, Hekimhan, Birecik, Çermik vilayet ve kaza merkezlerinde, hükümet ve belediye dairelerinde ve diğer kurum ve kuruluşlarda, okullarda, çarşı ve pazarlarda, Türkçeden başka dil kullananlar, hükümet ve belediyenin emirlerine muhalefet etmek ve direnmek suçundan cezalandırılacaktır.”
Sokakta Kürtçe konuşmak yasaklanmıştı yani…
Kürtçe konuşma yasağı demek Kürtleri dilsiz ve elsiz bırakmak demektir. Bu yasağın en trajikomik hâllerinden biri Kürtçe ıslık çaldığı için gözaltına alınan Musa Anter’in yaşadıklarıdır.
Etnik köken temelli politikalar geliştiren bir başka yasa 1934 tarihli İskan Kanunudur.
Bu kanun açıkça Türk ırk’ını esas alan bazı iskan politikalarını düzenliyordu. Kanunun 11. maddesi (Ayşe Hür’ün sadeleştirmesi ile) şu şekilde idi.
‘Türk ırkından olmayanları nelerin beklediğini anlatan 11. madde:
A: Anadili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri [tekeline almaları] yasaktır.
B: Türk Kültürüne bağlı olmayanlar veya Türk Kültürüne bağlı olup da Türkçeden başka dil konuşanlar hakkında, harsî, askerî, siyasî, içtimaî ve inzibatî sebeplerle, icra vekilleri heyeti kararı ile Dâhiliye Vekili, lüzumlu görülen tedbirleri almağa mecburdur. Toptan olmamak şartı ile başka yerlere nakil ve vatandaşlıktan ıskat etmek [çıkarmak] de bu tedbirler içindedir.
C: Kasabalarda ve şehirlerde yerleşen ecnebilerin tutarı belediye sınırları içindeki bütün nüfus tutarının yüzde 10’unu geçemez. Ve ayrı mahalle kuramazlar.”
12. Madde bu tedbirleri biraz daha açıyordu:
1 numaralı mıntıkalara [Doğu vilayetlerine]:
A: Yeniden hiçbir aşiretin veya göçebenin sokulmasına, Türk kültürüne bağlı olmayan hiçbir ferdin yeniden yerleştirilmesine ve bu mıntıkaların eski yerlilerinden olsa bile Türk kültürüne bağlı olmayan hiçbir kimsenin avdet etmesine izin verilemez.
B: Bu mıntıkalarda ırkan Türk olup dilini unutmuş veya ihmal etmiş bulunan köyler ve aşiretler efradı ahalisi Türk kültürüne bağlı köyler ile nahiye, kaza ve vilâyet merkezleri civarında yerleştirilir.” Bu düzenlemeler hep Türk ırkı dışında kalanları öteki, hattâ düşman kabul edip, devlet ile diğer ırklar arasına kalın duvarlar ören düzenlemelerdi. Sorunun bugün bile içinden çıkılamaz hâle gelmesine bu anlayış sebep olmuştur.
Hilafetin kaldırılmasıyla Kürtler ile Türkler arasındaki bağın koptuğu yönünde söylemler var. Hilafetin kaldırılması Kürt sorununa nasıl etki etmiştir?

Kürtlerin Türklerle tarihsel işbirliği İslâm dini ortak paydasında ve ekseninde kurulmuş ve yaşanmıştır.

641 yılında Müslüman olan Kürtler 1071’de Malazgirt’te Alparslan’ın ordusuna fiilî destek ile başlattıkları işbirliğini, 1514’te İdris-i Bitlisi’nin yoğun çabası ile modern ifade ile stratejik işbirliğine dönüştürdüler. İdrisi Bitlisî Kürt beylerinden aldığı yetki ile Sultan Yavuz’la Amasya’da bir araya geldi. Kürtler yaşadıkları bölgelerin anahtarını altın tepsi içerisinde Osmanlıya sundular. Karşılığında alınan yegane şey otonomi idi.

Bu iki tarihsel olayda da Kürtlerin politikalarını belirleyen tek etken İslâm’dır.

Bu yol arkadaşlığı Osmanlı’nın dağılma döneminde yeni bir merhaleye taşındı. Bu dönemde Kürtler tarihsel işbirliğinin getirdiği memnuniyetin tecrübesi ile Hilafet temsiliyetini taşıyan Türk milleti ile bir kez daha ittifakı seçtiler.

Bu dönemdeki işbirliğinin en anlamlı yönü bence; tüm dünyada etnik akımlar güçlenip, irili ufaklı devletler peşisıra kurulurken Kürtlerin Anadolu hareketi ile işbirliğini tercih etmesidir.  Hâl böyle iken Halifeliğin kaldırılması Kürtlerde inanılmaz bir hayal kırıklığına yol açmıştır. 1. Meclisin dağıtılması, Adem’i merkeziyeti esas alan 1921 anayasasının kaldırılması ve Hilafetin kaldırılması bir araya gelince; tarihsel ve stratejik ittifakın sona ermesi bir yana, Kürtlerde bu yeni anlayışla mücadele etmek gerekliliği düşüncesi/inancı ortaya çıkmıştır.

Kürt sorununu gerçek manada ilk tartışan metnin Bediüzzaman’a ait olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz daha açar mısınız?

Bediüzzaman Said’i Nursî Osmanlı’nın çöküşüne ve cumhuriyetin kuruluşuna tanıklık yapan bir mütefekkir idi.  Kendisi Kürt idi ve medrese tahsili de görmüş bir din âlimi idi. Bediüzzaman İslâm uğruna amelî ve fikrî mücadele eden bir mücahit idi. Mücadelenin şekillerini değiştirse de; İslâma ve içinde yaşadığı milletinin hizmetine adanmış bir ömür yaşadı.  Bu özellikleri nedeniyledir ki; Cumhuriyetin kurucu kadrolarının istibdat, din düşmanlığı, zulüm, asimilasyon çabalarını o dönemde tespit etti ve bunlarla mücadele etti.

Bu mücadele tabii ki bir müsbet mücadele idi. Bediüzzaman hiç bir zaman menfi hareketlere yönelmedi, şiddetten hep uzak durdu. Kürtleri ve Türkleri de hep birlik beraberlik ve dayanışmaya teşvik etti.  Yapılan yanlışları görünce menfi milliyetçilik ve bu tesir ile yapılan inkar politikalarına karşı net bir duruş sergiledi. Menfi milliyetçilikle ifade ettiği, Türk etnik milliyetçiliğinin Kürt milliyetçiliğini doğuracağı uyarısında bulundu.

Bediüzzaman sadece uyarılarda bulunmadı, önerilerde de bulundu. 1907’de İstanbul’a gittiğinde de, genç cumhuriyetin Meclisi’ne hitap ettiğinde de; eğitimin ehemmiyetine değindi. Ezher’e kardeş olacak Zehra üniversitesini önerdi. 3 dilde eğitim yapacak bu üniversite için büyük çaba gösterdi, hatta temelini attı, ancak bu rüyasını tamamlayamadı. Kimlik sorununun temelini Kürtçe’nin inkarı oluşturur. Bediüzzaman’ın 3 dilli eğitim modeli hayata geçmiş olsa idi bu sorun bu hâle gelmeyecekti şüphesiz.

Bediüzzaman ne tür uyarılarda bulunmuştu?

Hürriyet/istibdat ikilemi ile yaptığı uyarılar dikkate alınmış olsa idi; demokratik cumhuriyet hedefi belki daha kuruluş döneminde başarılı olurdu. Ve tarihteki yürüyüşümüz 100 yıllık bir kesintiye uğramamış olurdu.

Bediüzzaman devleti kutsallaştırıp bireyi değersizleştiren anlayışı eleştirdi. Tek bir masumun canını korumak için bir gemi dolusu şaki’nin hedef alınamayacağını anlattığı metafor ile devletin isyanları bastırmada uyguladığı kitlesel katliamları eleştirdi. Bu tavsiye/anlayış dikkate alınmış olsa idi Koçgiri, Dersim, Zilan katliamları gerçekleşmeyecekti. İsyan edenler için genel af önererek sorunların şiddet yolu ile değil, merhamet ve adaletle çözülmesini önerdi.
Din adamı olması, bölge insanı olması nedenleri ile konuya hakkıyla yaklaşan ilk kişilerden oldu.
Dönüp baktığımızda; Bediüzzaman’ın inkar red ve zulüm politikalarına karşı; tanıma, adalet ve özgürlüğü önerdiğini görürüz. Devlet bu tespit ve tavsiyeleri dikkate alacağına kendisi ve fikirleri ile mücadele etmeyi tercih etti.
Bediüzzaman ittihatçı ulus devlet kodlarına göre, dindar ve Kürt olarak iki kez zulme maruz kaldı, mağduriyete uğradı.  Bediüzzaman’ın fikirleri ülkemizi aşarak evrensellik kazandı, tüm dünya bu fikirlerden istifade ederek kendisini ve fikirlerini bugüne kadar yaşattı. Milletin verdiği bu itibar karşısında devletin de Bediüzzaman’dan özür dilemesi elzemdir.
PKK sizce kendi Leninist ideolojisi üzerine mi yoksa Kürtlerin mağduriyetleri üzerine mi büyüdü?

Şüphesiz PKK’yı büyüten devletin zulüm, baskı, inkar, red ve asimilasyon politikaları olmuştur.

Diyarbakır ceza evindeki insanlık dışı uygulamaların örgütün kitleselleşmesine etkisini artık hepimiz biliyoruz. Yine 90’lı yıllarda sistematik hâle gelen köy yakma, adam öldürme, işkence ve diğer kötü muameleler bir çok sıradan insanın ateşli bir PKK militanı veya taraftarı olması sonucunu doğurmuştur. Bölgenin sıkı aile ilişkileri ile geniş aile düzeni de bir mağduriyet üzerinden onlarca kişinin çizgisini değiştirmesi sonucunu doğurmuştur.  Bu hatalı politikalar o kadar etkili olmuştur ki; bazen örgüt bu yanlış politikalara tepki olarak gelen desteği bir kazanım olarak kabul edip devletin hata yapması için çaba bile göstermiştir.

Tarih boyunca İslâm eksenli bir siyaset güden ve buna uygun bir sosyoloji oluşturmuş olan Kürtlerin, materyalist felsefeye itibar etmesi düşünülemez. Bu nedenledir ki; PKK kendi kadrolarını Leninist/materyalist bir felsefe ile eğitirken, sokakta Kürtlük ve mağduriyet dilini kullanmıştır. PKK’nin kitleyle iletişimde Leninist bir dil kullanmış olsa idi, büyümesinin bu kadar kolay olamayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Öcalan’ın Diyarbakır’da İslâm Konferansı önerisini nasıl okumak gerekir?

Kürtler Müslümandır. PKK kadroları her ne kadar materyalist ve dolayısı ile seküler bir zihniyete sahip iseler de; bunu kitlelere yansıtamamıştır. Bir önceki soruda genişçe izah ettiğim üzere PKK’yı doğuran ve büyüten devlet politikaları olmuştur.  Devlet 10 yıl önce sistematik olarak yanlış üretmekten vazgeçti. Buna ek olarak da tedricen Kürtlerin insan olmakla Allah’ın kendilerine bahşettiği haklarını iade etmeye başladı. Bu durum; artık yanlışlardan beslenerek ve bunlara dayalı olarak sadece muhalefet etmek üzerinden Kürtlere bir şey söyleme rahatlığına son verdi.

PKK’nın İslâmî söylem ve kişiliklerle buluşma çabası işte bu yeni duruma uyum sağlama çabasının bir yansımasıdır. Hakeza; İslâmî cemaatlerin bölgemizde çok güçlü bir tabanları var. Bütün bunların etkisi ile toplanmaya çalışılan bu konferans çağrısı ilk kez yapılmıyor. Daha önce de benzer birkaç deneme yapılmış idi. Kimi toplantılar da başarıyla icra edildi. Benim gözlemim bu zeminlerde İslâmî kişilik ve toplulukların PKK siyasetine eklemlenmeye çalışıldığı yönündedir. Özetle bu toplantılar ile hem kürtlerin doğası ile buluşuluyor, hem de var olan yapılar ile sıcak ilişkiler kuruluyor.
Bütün bunların üzerine şunu da unutmamak gerekir; Öcalan hareketini başarıya ulaştırmaya çalışırken, birçok araçtan faydalanabiliyor. Bunu Yezidîler, Süryanîler, Alevîler vs gibi toplumsal kesimler ile ilişkilerinde de görmek mümkün. İslâm Konferansı önerisini bu boyutu ile de düşünmek yerinde olacaktır.

 Devletin Red-inkâr politikasını bitirmesi örgüt üzerinde ve onu destekleyen aydınlar üzerinde nasıl etki yaptı?

Bu elbetteki beklenmedik bir şeydi ve şaşkınlığa yol açtı. İlk dönemler sessizlikle geçerken sonrasında çok sert bir şekilde yapılan iyileştirmeleri inkar ve red yönünde bir söylemi güçlü olarak dolaşıma soktular. Yani devletin yıllarca kürtlere yaptığı red ve inkarı bu kez onlar yapılan iyileştirmelere yönelik kullandılar. Bu söylem ile devletin attığı adımları itibarsızlaştırıp önemsizleştirmeye çalıştılar. Bunda başarılı olamadıklarında da bu kazanımları kendi mücadelelerinin ürünü olarak sundular. Önemli bir değişim de taleplerin temel hak ve özgürlüklerden sıyrılarak bir egemenlik paylaşımına yönelmiş olmasıdır. Örgüt bu dönemde artık Kürtlerin kimliğinden kaynaklı talepler yerine adeta bir “kan bedeli” anlayışı ile otoriteden pay istemeye başlamıştır. Bu yönetim/otoriteden pay alma talebini de; Kürtlerden değil, devletten istemiştir. Yani yönetim hakkını silâhı terk ederek Kürtlerden talep etmek yerine, silâha dayanarak devletten talep etmiştir. PKK’nın Kürtlerin İslâmî geçmişi ve sosyolojisi ile barışma/buluşma çabası da bu dönemin ürünüdür.

Devletin hâlâ Kürtleri öcüleştiren dili kullandığını düşünüyor musunuz?

150 yıllık devletin alışkanlıklarının/dilinin 10 yılda değişmesini beklemek elbette zordur. Ama şunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Devlet değilse bile onu yöneten siyaset, Kürtleri incitmekten kaçınmaktadır. Farkında olmadan kullandığı ve Kürtleri incitebilecek söz ve cümleler de kolayca terk edilmektedir.  Tabiî bu incinme hususunda Kürtlerin geneli ile PKK çizgisindeki taban arasında belirgin bir hissiyat farkı bulunduğunu belirtmek gerekir. Ancak özellikle son bir yılda siyaset ve bürokrasinin iki kesimi de incitmekten kaçındığını rahatlıkla söyleyebilirim..

Çözüm sürecini yabancı devletlerin sabote etmek istediğini biliyoruz. Bu saboteleri engellemek için süreçte nasıl bir yol izlenmeli?

Süreç zor ve sabırlı bir süreçtir. Şu ana kadar zaten Paris cinayetleri, Ak Parti ve Adalet Bakanlığının bombalanması gibi görünür dış müdahaleleri hepimiz izledik. Bir de tarafların iç dinamikleri yolu ile yapılan sayısız müdahaleyi biliyoruz . Bu müdahalelere karşı doğru tutum sabır ve kararlılıktır hiç şüphesiz. Özellikle hükümetin çözümden dönülmeyeceğine dair kararlılığının PKK’nın “süreç bitti, süreç tehlikede, böyle barış olmaz” tehditlerine rağmen devam etmesi, önümüzdeki muhtemel sabotajlara karşı da hükümetin yolunun, sabır ve kararlılık olacağını ifade etmektedir.

Çözüm sürecinin neresindeyiz, başarılı olunabilir mi?
Doğrusu hangi aşamada olduğumuzu en iyi aktörler bilir. Ancak temel hedefler açısından ciddi bir sorun olmadığını ve sürecin başarı ile sonuçlanacağına inancımın tam olduğunu söyleyebilirim. Bu süreç tüm riskleri ile birlikte denenmeye değer bir süreçtir. Sürecin kendisi, sonucu ne olursa olsun kanı durduran ve maliyetleri ortadan kaldıran bir süreçtir. Yani sonuç ne olursa olsun, içinde bulunduğumuz hâl başarının kendisidir zaten. Kaybedenin herkes olduğu günlerden kazananın tüm memleket olduğu zamanlara geçtik. Kürdü ile, Türkü ile toplum çözümü istediği müddetçe hiçbir güç bunun önünde duramayacaktır. Toplum da çözümü hararetle talep etmektedir.
Reklamlar