Etiketler

,

Osmanlıca öğrenmek bir zihniyet restorasyonudur

Prof. Dr. Hayati Develi Osmanlıca öğrenmenin eski bir evi yıkılmaktan kurtarmaya benzediğini söylüyor ve ekliyor: ‘Zihniyet de böyledir. Onu restore etmek istiyorsanız önce dilden başlayacaksınız.’

HALİL SOLAK | 28 EYLÜL 2013
YENİ ŞAFAK/ PAZARHABERİ

Yediden yetmişe herkesin ilgi duyduğu alanlardan biri de artık Osmanlıca. Bunun en son göstergesi de Osmanlıcanın liselerde seçmeli ders olması. Bizde Osmanlıcanın nasıl bir dil olduğunu, öğrenmenin kolay yöntemlerini, ülkemizin dil ile olan imtihanını ve daha pek çok meseleyi konuşabileceğimiz isimlerden olan ve binlerce kişinin Osmanlıca öğrenmesini sağlayan ‘Osmanlı Türkçesi Kılavuzu’nun yazarı İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hayati Develi’yle konuştuk.

Osmanlıca sanıldığı gibi Türkçe’den ayrı bir dil mi?

Osmanlıca insanların zihninde adeta yabancı, Arapçamsı, Farsçamsı bir dil gibi… ‘Bu dil Arapça da değildir, Farsça da değildir; ama Türkçe de değildir. Bunların dışında, bizim anlayamayacağımız bir dildir.’ Böyle öğretilmiş insanlara. Oysa Osmanlıca, Türkçenin tarihsel bir dönemidir. Anadolu’da 1928’e kadar Arap harfleriyle yazılan Türkçedir.

Osmanlılar kendi dillerine ‘Osmanlıca’ demişler mi peki?

Hayır. İmparatorluğun son 50 yılı hariç Osmanlılar kendi dillerine hiçbir zaman Osmanlıca dememişler. Kendi dillerine her zaman Türkçe demişler.

Günümüzde sanki Osmanlılar başka bir dili konuşuyormuş gibi algılanıyor…

Böyle bir şey yok. Osmanlılar bugün konuştuğumuz dilin aynısını konuşuyorlardı. Elbette bugünkü yeni kelimeler yoktu. Ama sözdizimi, kelime yapımı, kelime dağarcığı olarak hemen hemen aynı dili kullanıyorlardı.

Osmanlıların diliyle bugünkü Türkçe arasında ne kadar mesafe var?

Elbette bugünkünden biraz farklı, tarihî özellikleri olan, içinde Arapça ve Farsça unsurların daha yoğun olduğu tarihsel bir dönemi Türkçenin… Karacaoğlan’ın şiirleri de Osmanlıca içerisindedir Pir Sultan Abdal’ın şiirleri de, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi de. Osmanlıların, Osmanlı entelektüelinin günlük konuşma dili de bugün sokaktaki halkın dilinden çok da farklı değildi.

DEDEMİZİN DİLİNE YABANCIYIZ

Bugün bir Arap ya da İranlı Osmanlıca bir metni okuyup anlayabilir mi?

Hayır. Mesela Evliya Çelebi Seyahatnamesi bir Arap ya da İranlı için anlaşılması mümkün olmayan bir metindir. Bunu ancak bir Türk anlar.

Günümüzde bu mümkün değil ama maalesef…

Tabii bizim de bugün aşmamız gereken bazı engeller var bu metinleri okuyup anlamakta… Önce yazıyı, sonra o günün insanlarının kullandığı kelimeleri öğreneceksiniz. Bugün dedelerimizin kullandığı dil bile bize yabancı geliyor. ‘Sabah-ı şerifleriniz hayr olsun’ dediğimizde gençler ‘sabah-ı şerif’ tamlamasını anlayamıyor.

Harf inkılabı bunda nasıl bir etki yaptı?

Cumhuriyet’ten sonra harf inkılabını gerçekleştirenler bu inkılabın getireceği sonuçları ya çok iyi hesap ettiler ya da hiç hesap edemediler.

Nasıl yani?

Alfabe değişikliğini yapanlar ya masumane bir şekilde ‘Bu Arap alfabesi Türkçeyi tam taşıyamıyor, sıkıntılar yaratıyor, öğrenme hızımızı düşürüyor. Latin harflerine geçelim, Batı dünyasıyla ortak kültür havzasına girelim. Nasıl olsa o metinleri de aktarırız’ dediler. Yahut da en azından bir kısmı ‘Bu harf inkılabı başlangıçtır, biz zihniyet dünyamızı bütünüyle geçmişten koparalım. Yepyeni bir dünyaya sıfırdan başlayalım’ dediler.

Yarım asır geçmeden sıkıntılarını hissettik ama…

Evet. Aradan yaklaşık 30-40 sene geçip, bir nesil değiştiğinde artık Arap harflerini okumayı yazmayı bilmeyen insanlar yavaş yavaş bürokrasiye, üniversiteye girmeye başladı. Bu insanlar dedelerinin yazdığı mektupları, bırakın dedelerini, babalarının yazdığı mektupları okuyamıyorlardı.

Nasıl aşıldı bu sıkıntı?

O zaman bu işi bilen uzmanlar yetiştirmek üzere Türk Dili ve Edebiyatı, Tarih, Arşivcilik gibi bölümlerde Osmanlıca dersleri verilmeye başlandı. Geçmişi okuyup anlama ve günümüze aktarma işi, üniversite bünyesinde halledilmeye çalışıldı. Kimilerine göre buna da gerek yoktu aslında, geçmişte ne vardı ki?!

Osmanlıca liselerde seçmeli ders oldu, nasıl değerlendiriyorsunuz?

Okullarda ders olarak okutulması yıllar önce de gündeme gelmişti. O zaman bunu savunan Attila İlhan, Hilmi Yavuz gibi solcu aydınlar, kendi çevrelerinden çok büyük tepki gördüler. Tabii Türkiye’nin o günkü yapısı bambaşkaydı. Arap harfleri deyince insanların aklına irtica geliyordu yahut harf inkılabına karşı bir duruş olarak algılanıyordu. Oysa ki bu bir zihniyet restorasyonudur. Mesela eski bir evi yıkılmaktan kurtarmak istiyorsak bu evi restore etmemiz gerekiyor. İyi bir restorasyonla bu ev hem bir sanat değeri hem de fonksiyon kazanır. Zihniyet de böyledir. Onu restore etmek istiyorsanız önce dilden başlayacaksınız.

O aydınlar haklı çıktılar o halde…

Elbette. Gerçek bir entelektüel olabilmek, Türkiye üzerine sahici sözlerle konuşabilmek için Osmanlıca öğrenmek şart. Attila İlhan’ın ‘Dersaadette Sabah Ezanları’ romanı çıktığında çok fazla eski kelime kullandığı için eleştirildi. ‘Efendim niye bu kadar ağır yazdınız, gençler sizi anlayamıyorlarmış’ demişler. O da ‘Biraz Türkçe öğrensin keretalar!’ demiş (Gülüşmeler).

ALFABEYİ ÖĞRENMEK ÇOK KOLAY

Metod konusunda sizin bir öneriniz var mı?

Benim kanaatime göre alfabe öncelikli bir iş değil. Alfabe meselesi çok kolay aşılır. Gramer yapıları tatlı bir şekilde verilip öğrencinin kelime dağarcığı zenginleştirildikten sonra yazı meselesine geçilirse daha hızlı yol alırız. Mesela bir eser kütüphanenizde duruyor, yeni harflere de aktarılmış, Osmanlıca bilmenize rağmen okuduğunuzda anlamıyorsanız bir işe yaramaz. Latin harflerine aktarılmış bir metni rahatlıkla anlayabiliyorsanız biz hedefimize yüzde seksen ulaşmışız demektir. Alfabe bir iki haftada öğrenilir.

Asıl mesele zihniyet dünyasını öğretmek…

Evet. Amaç, genç nesillere Osmanlı’nın zihniyet dünyasını, kültürünü, üretim-tüketim ilişkilerini, devlet yönetimini vs. tanıtmaktır. O kapıdan girdikten sonra tüm zorluklar fark etmeden aşılır. Eğer yanlış bir yöntem izlersek binlerce öğrenciyi Osmanlıcadan nefret ettirebiliriz. Lisede kesinlikle şekilciliğe boğmadan, bir kültür aktarımı şeklinde yapmamız lazım bunu. Eğer bu yapılabilirse başarıya ulaşırız. Yoksa boşa gitmiş bir proje olur, hayallerimiz boşa çıkar.

Bu dedikleriniz olursa gelecekte nasıl bir Türkiye bizi bekliyor?

Entelektüel seviyemiz derinleşir. Türkiye’de en önemli politik, ekonomik, sosyal sorunlar tartışılırken tartışmacıların önemli bir kısmının altında ‘araştırmacı-gazeteci’ yazar. Küçümsemiyorum, ama bu nedir, ne iş yapar bilmiyorum. Mesela tarih konusu konuşulurken, geçmişi de okuyan insanlar tartışsın konuları. Başkalarının yazdıklarını okuyup konuşanlar değil. Mesela Çetin Altan tarihle ilgili birçok şey yazar. Osmanlıca bilir mi emin değilim.

YÜZDE 98 BU KÜLTÜRE AŞİNA DEĞİL

Siz de yıllardır Osmanlıca öğretiyorsunuz. Kitap fikri nasıl ortaya çıktı?

Biz üniversitede Osmanlıca öğrenirken önümüzde iki seçenek vardı: Ya Faruk Kadri Timurtaş hocanın ya da Muharrem Ergin hocanın kitabı. Kendim de işe bu kitaplarla başladım. Ancak 28 Şubat sürecinden sonra üniversitelerin Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerine imam-hatip kökenli öğrenci gelmemeye başladı. Gelenlerin yüzde 98’i Arap harflerini hiç tanımıyordu, o kültüre de aşinalığı yoktu. İmam-hatip kökenli öğrenciler en azından alfabeyi tanıyordu, o kültüre de bir aşinalıkları vardı, kelime dağarcıkları biraz daha zengin oluyordu. Düşündüm o zaman. Bu çocuklar için yukarıda zikrettiğim kıymetli hocalarımızın kitapları biraz ağır.

Siz nasıl bir yol geliştirdiniz?

Ben kaleme aldığım ‘Osmanlı Türkçesi Kılavuzu’nda hem öğrencinin hem öğreticinin işini kolaylaştıracak bir kitap oluşturmaya çalıştım. Pedagojik bir yaklaşımı göz önünde bulundurdum. Basitten karmaşığa, kolaydan zora doğru yürüyen bir metodu esas aldım. Bolca örnek ve alıştırmayla öğrenilenleri pekiştirmeye çalıştım. Okuduğunu anlamaya da önem verdim.

Rağbet edilen bir kitap oldu kısa zamanda…

Evet. Sanırım amacına ulaştı, hüsnükabul gördü, zamanla hata ve kusurlarını da gidermeye çalıştım. Bir yaygınlık kazandı. Pek çok insanın Osmanlıca öğrenmesine vesile oldu. Bizim de bu dünyada bir sevabımız varsa bu olacak herhalde (Gülüşmeler).

DÜNYA GERİYE DÖNÜYOR!

Sosyal mecrayı dil kullanımı açısından nasıl buluyorsunuz?

Sosyal mecra bir anlamda yazılı kültürden sözlü kültüre dönüş alanı. Yani güya orada da yazı var ama esasen bir sözlü kültür alanı. Burası basit cümleler, dar kelime kadrosu kullanmayı, öyle derinlikli mecazlar vs. kullanmamayı gerektiren bir alan. Sözlü kültürün özelliği bu zaten. Büyük medeniyetler yazıya geçmiş medeniyetlerdir malumunuz. Yazı derunîdir, birçok şeyi anlatabilirsiniz. Hayale, imgeye bolca yer verirsiniz. Sözlü kültürde bu olmaz.

Peki bu bir geriye dönüş mü?

Bütün dünya aslında bu anlamda sözlü kültüre dönüşü yaşıyor. Garip bir şekilde yine onu yazı üzerinden yapıyor görünsek de aslında sözle yapıyoruz. Burada uzun uzun konuşamazsınız, kısa cümleler kurarsınız. Bağırırsınız mesela, hakaret, küfür veya aşırı övgüler çoktur…

Peki hiç mi faydası yok?

Felsefeye ve hikmete çok uygun olduğunu zannetmiyorum. Çayı, kahvesi olmayan sanal bir kahvehane. Hiç kimse de aslında kim olduğunuzu bilmiyor Veriyorsunuz coşkuyu, yalanı, iftirayı… Güzeli ve iyiyi yazanlar, yayanlar bu söylediklerimden hariçtir tabii.

MUHAFAZAKÂRLAR NECİP FAZIL’I ANLAMIYOR

Türkçenin bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günümüz Türkçesi ciddi darbe yemiş bir Türkçedir. Düşünün… Şehirlerin estetik görünüşlerinden memnun musunuz? Şehirlerimiz mimarî açıdan ruhlarını kaybediyor, yeni şehir mimarimiz geçmişten izler, bize ait çizgiler taşımıyor, aktarılamamış çünkü. Araya ciddi kopuşlar girmiş. Dil de böyle. Bir kopuşa uğramış zincir ve ciddi şekilde örselenmiş.

Gençlerin dilini nasıl buluyorsunuz bir üniversite hocası olarak?

Bugünün gençleri siyasî zihniyetleri ne olursa olsun geçmişin diline sahip değil. İngiltere’de bir üniversite öğrencisi de doğduran doğruya Shakespeare’in metnini anlamakta zorluk çeker, ama biraz gayret ederse onu anlayabilir. Bizimkilerse bırakın Fuzuli’yi, Nabi’yi anlamayı 20-30 sene önce yazılmış metinleri; mesela Haldun Taner’i, Peyami Safa’yı, Samiha Ayverdi’yi anlamakta da zorlanıyorlar. Daha doğrusu anlamıyorlar.

Muhafazakâr dünyada nasıl bir dil profili var?

Bakın, Necip Fazıl muhafazakâr kesimlerin dilinden düşmez. Üniversite mezunu en babayiğit muhafazakârımız açsın okusun bakalım Büyük Doğu’yu. Anlamadığı bir sürü kelime çıkacak. ‘Üstad üstad’ diye dilimizden düşürmüyoruz, ama üstadın dilini de tam anlamıyoruz. Eğer 13.yüzyıldan 19. yüzyıla kadarki metinleri anlamıyorsak biz o metinleri üreten zihniyet dünyasına, yani medeniyete aidiyet iddiasında bulunamayız. Bunu muhafazakâr düşünceye sahip aydınlar için söylüyorum. Eğer o metinleri okuyamıyorsak bizim muhafazakârlık iddiamız boş bir iddiadır, yalandan ibarettir.

Peki ne yapması gerekiyor insanların?

Gayret gösterip, zaman ve belki de para harcayıp Türkçe öğrenmek gerekiyor. Hepimiz İngilizce veya başka yabancı diller için çok para harcadık, ama Türkçe için harcamadık. Bu anlamda Türkçe öğreten yerlere ihtiyacımız var.

 

Reklamlar