Etiketler

, , , ,

markar_esayanDindarlar, Türkiye’nin ötekileri arasındaki en büyük grup olarak, diğer büyük grup Kürtlerin de katılımı ile 11 yıllık değişim ve dönüşümün baş aktörü oldular. Başbakan Erdoğan, güçlü liderliği ile bu kesimlerdeki 90 yıllık öfkeyi, reformlara kanalize etti. Bir parantez açıp dindarlığın bu süreçte önemli bir fonksiyon gördüğünü eklemek istiyorum. Adaletin gelecekte veya bu dünyada olmasa bile, öteki dünyada tecelli edeceğine olan güçlü iman, ümitsizliği, müzmin kötümserliği ve nihilizmi dışlayan bir etki yaratıyor, bu ise psikolojiyi sağlıklı tutuyor. Kierkegaard’ın dediği gibi, dindarların, diyalog yaratmada ciddi bir avantaja sahip olmaları biraz da bu özgüven nedeniyle.

Bu süreçte başka önemli bir şey daha oldu.

90 yıldır Kemalistler ve totaliter laikçi bileşenler tarafından çeperde tutulan, aşağılanan, hakları esirgenen ve asimile edilmeye çalışılan dindar kesimlerde oluşan travmalar Erdoğan’ın 11 yıllık başarıları ile iyileşmeye başladı. Dindar olmanın, irrasyonel, başarısız ve ‘out’ olmak anlamına gelmediğini biliyorlardı ama, bu daha çok Necip Fazıl Kısakürek’in mısralarında müjdelenen geleceğe dair bir şeydi. Erdoğan bunu somut hale getirdi. Dindarların artık övüneceği çok geniş bir başarı bagajı vardı ve toplum Afrika’nın, Asya’nın en kuytu köşelerine gidecek özgüvene kavuşmuştu.

Erdoğan, otoriter devleti halkın önünde diz çöktürerek bir hizmet aygıtına dönüştürdü. Hastane kapılarında aşağılanan değil, saygı gören dar gelirli bir ailenin o anda neler hissettiğini anlamak, CHP’nin veya imtiyazlı, kolejli kibir kumkumalarının işi olmayacaktı tabii. Ama bunun siyasi sonuçları, bu kesimler için yakıcı oluyordu. Anlamadıkları bir şeyler oluyordu. O kadar anlamıyorlardı ki, ‘Bir makarna paketine oy satanlar’ diye aşağıladıkları halka iki gün sonra gidip oy istemenin nasıl bir düşkünlük olduğunu bile göremediler.

Doğu’da, hesaplarına çocuk yardımı olarak yatan parayı bankadan heyecanla çekip, çarşıda hayatında belki ilk defa kendi parasıyla oturup kebap yiyen o derbeder kadının o anda hissettiği duyguları da, olsa olsa cahillikle açıklayabilirlerdi.

Bu çilekeş halk ilk defa devletten saygı görüyordu. Bunu yapan Erdoğan ve AK Parti’ydi. Erdoğan onlardan birisiydi. Onlar gibi konuşuyor, onlara tepeden buyurmuyor, onlara saygı duyuyor, Ankara’da oturmuyor, ayaklarına gidiyor, ‘Devlet sizin hizmetkârınızdır’ diyordu.

İşte bu süreçte yoksul veya zengin, taşralı veya kentli dindar kesimlerde ciddi bir iyileşme ve temsiliyet tatmini yaşandı. Bu tatmin hali Türkiye’nin AK Parti, Kürtler, MHP tabanına denk gelen yüzde 75’lik kesimi için geçerliydi. Kalan kesimlerde ise, bu tatmin oranında bir imtiyaz kaybı hissedildi. Sanki halkın bir kesimi iyileştikçe, diğeri hastalanıyordu. Çünkü temsiliyet yetkisini verdikleri CHP, ulusolcular ve beyaz medya, güçlü, itibarlı, güncel siyaset yapmak yerine, bu korku ve travmaların ganimet gibi üzerine çökmüştü. Hiçbir şey yapmadan, sadece bu olumsuz duyguları kışkırtarak varlıklarını sürdürdüler ve neden olmasın, tarihin onlara bir iktidar fırsatı bahşetmesini beklediler. Erdoğan kendi tabanına ne kadar özgüven aşılıyorsa, onlar tabanlarının duygularını o oranda suiistimal ettiler. Bu ise çok ciddi bir depresyon ve melankoliye yol açtı.

Bu analizde açıkta kalan bir kesim daha var: Aleviler… Aleviler dün anlattığım totaliter laik öfkeye eklemleniyorlar ama, ayrı bir başlıkta değerlendirilmeyi de hak ediyorlar. Ulusolcular, beyaz Türkler ve diğer küçük bileşenlerden farklı olarak, Alevilerin daha anlamlı ve eskiye dayanan travmaları mevcut. Osmanlı ve Türkiye döneminde Aleviler o kadar baskı ve eziyet gördüler ki, düşünün ki, fanatizm karşısında, Dersim katliamcısı kemalistlerin kanatları altına sığındılar. Cumhuriyetin, Aleviliği paramparça bir yapıya dönüştürmesi, onlar için Sünnilerden gelecek olası bir radikalizme yeğ tutulmuştu.

Çok güçlenen ve Sünni çoğunluğa dayalı bir iktidar karşısında kafalarının karışması anlaşılabilir. Üstelik bu ülkede Alevifobia hala bir sorun. Gezi ve sonrasında Alevi fay hattının kırılmaya çalışılması da bu riskli hassasiyetin tedavi görmemiş olması nedeniyle. Erdoğan, tıpkı diğer kesimlerde olduğu gibi, dindar bir lider olarak tarihin tüm adaletsizliklerinin Alevilerde yarattığı öfkeye paratoner olmuş durumda. Bu da işlevsel bir istismar alanı açmakta. Hele iktidar, 3. köprüye Yavuz Sultan Selim’in ismini verecek kadar bu tehlikeli psikolojiden bihaberken.

Alevilerin bugün yaşadığı mağduriyetler bir cumhuriyet ürünü. Cemevlerini dindar bir parti yasaklamadı, Dersim’de on binlerce Alevi’yi mağaralarda dindarlar değil, kemalistler katletti. Ama dindarlar da Alevi komşularına sahip çıkmadıkları gibi, içlerindeki Alevifobia ile yüzleşme gereğini hissetmediler. Aleviler, totaliter devlet ile içlerinde yaşadıkları toplumun hoşgörüsüzlüğü arasında sıkışıp yalnız kaldı.

Demokratikleşme paketi ile bu engel bir dindar parti tarafından aşılacak. Dersim’in adı umarım yine bu hükümet tarafından iade edilecek. Ama tatmin edilmeyen öfke, korku ve güvensizlik o kadar büyük ki! Ve insanlar, ilk defa kendilerini ezmeyecek bir iktidara bu öfkeyi yönlendirmenin tatminini yaşıyorlar.

Sanırım biraz daha devam edeceğim.

Reklamlar