Etiketler

, , , ,

Alper Görmüş_1Başlığı kısa tutmak için esirgediğim kelimenin hakkını vererek başlayayım: Şimdilik! Evet, ben, askeriyle siviliyle ulusalcılığın Milli Görüş’le barışıp ittifak yapmak için kararlı bir çaba içinde olduğuna inanıyorum ve bu -şimdilik- karşılıksız aşkın ileride karşılık bulabileceğini ciddi ciddi düşünüyorum.

Bugün ve salı günü bu ittifak çabasının tezahürlerini (yani ulusalcılığın “şimdilik karşılıksız” Milli Görüş aşkını) sizin de dikkatinize sunacağım.

Sonrasını, yani bu aşkın karşılık bulup bulmayacağını şimdiden kestiremeyiz. Bu aşamada size sadece gelişmeleri yakından izleme ve bulgularımı paylaşma sözü verebilirim; bunu yapacağım…

***

Tezahürler faslına geçmeden önce, ulusalcılığın neden böyle bir ihtiyaç duyduğu üzerinde kısaca duralım…

En önemli etken şu: Türkiye’de Kemalist-ulusalcı gelenek, din ve dindarlık konusundaki tarihsel-geleneksel tavrını sürdürdüğü sürece toplumun geniş muhafazakâr kitleleriyle irtibat kuramayacağını nihayet anlamış bulunuyor.

Ulusal Kanal ve Halk TV’nin son dönemdeki “İslamiyet” yayınları, bunun farkına varmanın ve geç kalmışlığın telaşıyla olayı abartmanın örnekleriyle dolu.

Fakat ulusalcılık, geçtiğimiz on yıllarda “İslamiyetten arındırılmış milliyetçilik” vasfını lafzen de fiilen de o kadar çok vurguladı ki, dinle arasına ördüğü bariyerleri Anti-Kapitalist Müslümanlar vb. küçük gruplarla dostluk kurarak kırma imkânını yitirdi.

Ulusalcılığın, “dindarların bir bölümüyle ittifak” ihtiyacını anlamlı ölçülerde giderecek aktörler üzerinde düşünmeye başladığımızda, hiç kuşkusuz akla ilk olarak Millî Görüş hareketi geliyor… Bu, yalnız Millî Görüş hareketinin büyüklüğü ve temsil gücü üzerinden varılmış bir sonuç değil… Gerek Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) karşıtlığı gerekse de ABD ve Avrupa Birliği alerjisi, Milli Görüş’ü “içerik” olarak da, siyaseten de alternatifsiz kılıyor.

Nitekim fiili süreç de o yönde tecelli etti. Türkiye’nin ulusalcıları uzun bir süredir Erbakan’a karşı 28 Şubat’ta reva görülen muamelenin haksızlığı üzerinde yazıp çiziyorlar; bunun, Millî Görüş’le ittifak arayışlarının psikolojik vasatını oluşturmaya dönük bir girişim olduğu açık.

***

Bu yolda atılan adımların son partisi 28 Şubat soruşturmasının başlamasından sonra geldi. Mesela eski Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Tuncer Kılınç şöyle konuştu:

“Allah gani gani rahmet eylesin, Erbakan millici bir liderdi. Onu doğru anlayamadık, askerler Erbakan’ı doğru anlamadı.” (Yeni Akit, 1 Nisan 2013).

28 Şubat döneminde “Erbakan’a küfür eden general” olarak tanınan Osman Özbek de geçtiğimiz yıl Milat gazetesine verdiği söyleşide, “Keşke Milli Görüşü anlasaydık. O günler hiç yaşanmasaydı. Milli Görüşün emperyalizmle mücadelesini ve dik duruşunu gerçekten çok önemsiyorum.” dedi (Milat, 23 Mart 2012).

Bu fasıldan en şaşırtıcı çıkış ise Soner Yalçın’ın geçtiğimiz yıl yayımlanan kitabı üzerinden geldi: Erbakan: Eziyet Edilerek Yalnızlığa Yükseltilen İnatçı Bir Siyasal Liderin Portresi…

Yaşadığı yıllar boyunca Erbakan’a kan kusturan yayınların sahibi Soner Yalçın, kitabında Erbakan’ı şöyle tanımlıyordu:

“Erbakan, siyasi hayatı boyunca itilerek, bastırılarak, eziyet edilerek, arkadan hançerlenerek yalnızlığa yükseltildi. Hiç ‘aman’ dilemedi; inancına ve düşünsel değerlerine tutkuyla bağlı kaldı. İnadın, sabrın adı oldu.”

Peki, nedendi bu aşk? Ulusalcılığın Erbakan pişmanlığı nereden geliyordu? Hiç kuşkusuz son on yılın tecrübesinden… Ulusalcılar, Erbakan dönemindeki serâzâd hallerini hatırladıkça, “biz ne yaptık?” diye dövünmekteler bugün.

Fakat bu pişmanlık 28 Şubat davasının açılmasından sonra başlamadı… Öncesi de var.

Salı günü Erbakan’ın sağlığında başlayıp ölümünde ve cenazesinde zirveye çıkan pişmanlık ifadelerini ve ittifak çabalarını ele alacağım.

*****

Bölüm II – 24.09.2013

 Erbakan’ın ölümünde, bir zamanlar onu “irticanın sembol ismi” sayan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) üç sembolik hamlesi öne çıktı: Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner’in, Necmettin Erbakan’ın “vatana yaptıkları büyük hizmetler”i hatırlatan mesajı; Erbakan’ın cenaze namazının kılındığı Fatih Camii’nin avlusundaki kırmızı-beyaz TSK çelengi ve Erbakan’ı son yolculuğuna uğurlamak üzere cami avlusundaki yerlerini alan TSK temsilcileri…

 O günlerde henüz 28 Şubat soruşturmaları başlamamış, generaller geçen yazıda ikisini aktardığım “Millici lider Erbakan” güzellemelerini henüz dile getirmemişlerdi.

O nedenle, TSK’dan gelen bu sembolik ataklar, muhafazakâr medyada bile yeni bir ittifak arayışının ürünleri olarak değil de bir tür “özür” olarak değerlendirilmişti.

***

Ben, o gün de öyle düşünmüyordum, bugün de öyle düşünmüyorum… Ortada bir “pişmanlık” vardı evet, fakat  bu, yaşadığı dönemde ona dünyayı dar etmenin  üzüntüsünden kaynaklanmıyordu…

Vesayetçiler pişmandı, çünkü Erbakan üzerinde kurdukları baskı sonucunda ortaya çıkan yeni oluşum, yani AK Parti onların siyasi mezar kazıcıları hâline gelmişti…

Ayrıca Erbakan, gerçekten de ittifak yapabilecekleri bir liderdi. Hatta, bugün sağ olsaydı, belki de İşçi Partisi’nin ve CHP içindeki ulusalcıların örgütlediği, Hüsamettin Cindoruk’un başkanı olduğu “Milli Merkez”in içinde yer alacaktı…

Hiç âfaki bir şey söylemiyorum: Unutmayın, Erbakan, ölümünden hemen önce AK Parti’ye karşı “milli ittifak” önermiş, hatta DP lideri Namık Kemal Zeybek, Erbakan’ın kendisine “Namık Kemal, vatan tehlikede, vatanı kurtaralım” dediğini açıklamıştı.

Zaten Erbakan’ın defnedildiği 1 Mart 2011 günü Aydınlık da manşetini bu çağrıya ayırmıştı: “Son sözü vatan…”

***

Aslında, Erbakan’ın cenaze törenindeki TSK çelengi, “pişmiş asın sosu”ndan başka bir şey değildi; askerler ve sivil ulusalcılar, ölümünden çok önce nasıl bir hata yaptıklarını anlamışlardı.

Mesela Mehmet Haberal, Ergenekon iddianamesinin delilleri arasında yer alan ajandasına 8 Şubat 2007 tarihinde şu notu düşmüştü:

“Akşam Necmettin Bey’i evinde ziyaret ettim. Bir saatten fazla görüşme yaptık. Anladım ki kendisine büyük haksızlık yapılmış. Ona da bütün imkânlarımı kullanacağımı söyledim. Sayın Necmettin Erbakan’ın bugün ülke için önemli olduğu (maalesef bu noktaya geldik) ortaya çıktı.”

İlhan Selçuk, “Necmettin Erbakan’ın ülke için önemi”ni Haberal’dan iki yıl önce keşfetmiş, onu ve hareketini “millici cephe”nin unsurları arasında saymıştı:

“(…) AKP’nin, merkez sağı şemsiyesi altına alarak ele geçirdiği iktidarın gidişatına karşı dağınık bir muhalefet cephesi oluşuyor. Kemalistler, milliyetçiler, Milli Görüşçüler (ya da Radikal İslamcılar), sağın ve solun laik kesimleri birbirlerine mesafeli de olsalar muhalefette birleşiyorlar.” (Cumhuriyet, 28 Şubat 2005).

Selçuk’a göre, “bu ilginç gelişme, Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenliğine duyarlı güçler tarafından da izlenmekte”ydi.

Yani, askerlerin Milli Görüş’le “millici ittifak”ı heyecanla onayladıklarını, onları en iyi bilen bir ulusalcı daha 2005’te ilan etmişti.

Son olarak, Özden Örnek’in günlüklerinde yer alan, AK Parti’ye karşı 2004’te hazırlanan harekât planındaki maddelerden birinin “Saadet Partisi’ni bir şekilde harekete geçirmek” olduğunu da tam bu noktada bir kez daha hatırlamalıyız.

ALPER GÖRMÜŞ / Türkiye

Reklamlar