Etiketler

, , , ,

Vedat BilginBugün Türkiye’nin uluslararası sistem açısından karşılaştığı sorunları, Ortadoğu’da yaşananları öyle kolayca Başbakan Erdoğan’ı eleştirmek için fırsat olarak kullanmak ya da takip edilen dış politikanın yanlışlığına bağlayarak Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nu sorumlu tutarak ona saldırmak en hafif deyimiyle meseleyi anlamamak demektir.

‘Türkiye’ diye bir ülke olduğu müddetçe, onun tarihi kaçınılmaz bir biçimde “zamanın ruhuna” uygun olarak, kendi kültür coğrafyasıyla ilişkilerini düzenlemeyi bir görev olarak bu ülkenin önüne koyacaktır. 20. yüzyılın başında kaybedilen bu coğrafyanın içinde yaşayan akraba halkların, ortak kültür ve ortak dinin varlığı düşünüldüğünde, bu kaçınılmazın ne anlama geldiği daha iyi anlaşılabilir.

Tarihin unutmadığı

Türkiye’nin Ortadoğu’yla ilgilenmesi, Türk dünyasına dönük herhangi bir adım atması, Batılı merkezlerde (elbette ki özellikle Avrupa’da) nasıl karşılanır dersiniz? 21. yüzyılın ilk çeyreği içinde Türkiye’nin gösterdiği performansın ve sahip olduğu potansiyelin, Batılı merkezler tarafındaniçeriden daha fazla bir hassasiyetle izlenip, ölçülüp biçildiğini söylemek abartı sayılmamalıdır.

Bu ülkenin İran’la kurduğu ilişkiler de, Turan’la kurduğu ve kuracağı ilişkiler de, Mısır’dan Suriye’ye bütün Ortadoğu’ya dönük bakış açısı, dışarıda “Neo-Osmanlı” diye algılanıp, “Ne oluyor!” sorusunun sorulmasına yol açmıştır. Batılıların Ortadoğu’yu, Sovyetlerin Türk dünyasını masa üstünde cetvelle çizerek, ‘parçalara ayırmasının’ arkasında “Bu Türklerle yarın yeniden karşılaşmayalım” endişesinin olmadığını söylemek, ne kadar gerçekçi olabilir!

Coğrafyayı bu şekilde düzenleyenlerin, bugün yaşananlar karşısında tereddüt göstermesini anlayabiliriz. Yaklaşık yüz yıldır sömürge ya da sömürge sonrası dönemde Batıcı yönetim biçimleriyle denetledikleri toprakların kontrolden çıkması ihtimalinin belirmesi, elbette ki onlar tarafından ‘hoş bir sürpriz’ olarak kabul edilmeyecektir.

Türk olmanın bedeli ağırdır. 1200 senedir bütün bir İslam coğrafyasını Haçlılar’a savunmuş bir milletin sembolik önemini, tarihin ve tüm İslam coğrafyasının kendisine yüklediği misyonu kimse göz ardı etmemelidir. Türkler yeniden kendi kültür coğrafyalarıyla ilişki kurma iddiasıyla ortaya çıktıklarında, Batının buna sessiz kalmasını beklemek, anlayış göstereceğini ummak ve bunu da ‘AB normları ve değerleriyle’ izah etmeye çalışmak, saflık değilse, kötü niyetliliktir.

Hesap zamanı

Batı açısından mesele, “İslami rejimlerin kurulması tehlikesi” değildir. Öyle olsaydı “İslam şeriatı” adına kurulmuş şeyhlikler, krallıklar onları rahatsız ederdi. Batı için mesele, Müslümanların kendi medeniyet anlayışlarıyla, yeniden evrensel bir siyaset vizyonuna sahip olmalarıdır. “Şeriatçı” olduğunu söyleyen Ortadoğu rejimleriyle sıkı fıkı olanların, “laik Türkiye”den rahatsızlıklarının nedenini anlamak gerekir.

Türkiye’nin sömürge ve sömürge sonrası rejimlerin yerine, kendi tarih ve kültürüne uygun bir siyaset vizyonuyla, demokrat bir siyaset anlayışıyla Ortadoğu’ya dönmesi, Türk dünyasına yönelmesi kendiliğinden bir küresel aktör olma iddiasını içinde barındırdığı için, Batı sisteminin bütün bunları hesaba katmaması kendisi açısından imkânsızdır.

Kendi tarihsel birikimiyle, kendi kültür dünyasına dönük bir siyaset projesiyle hareket etmenin karşılığı olarak Türk olmanın bedelini ödemeye hazır olmak gerekir. Aksi, 19. yüzyılın sonundan itibaren yaşanılan çöküş psikolojisiyle, içe kapanma anlayışıyla yaşamaya devam etmek demektir. Bugünkü Türkiye bu psikolojiyi taşıyamayacak bir aşamaya gelmiştir. Sanırım içerideki tartışma da bunu anlayamayanların yaptığı tartışmadır.
VEDAT BİLGİN / BUGÜN

Reklamlar