Etiketler

, ,

ALİ ÇOLAKEski muharrirler, yeni yazarlar

Geçenlerde arkadaşlar, kamerayı doğrultup gazetenin tanıtım filminde kullanılmak üzere birkaç cümle söylememi istediler. Gayri ihtiyari, “21 yıldır Zaman’da yazıyorum” deyivermişim!

 Dehşete düştüm. Yirmi bir yıl!.. Önce inanamadım, sonra gerçekliğini doğrulamak için birkaç kere hesap ettim. Evet, doğruydu. Zaman’daki ilk yazım 1992 yılının Haziran ayında yayımlanmıştı. O günden bu güne yüzlerce yazı… Bir gazete köşesinde yirmi yılı devirmek, pek çok olaya, dönüşüme, yaşanmışlığa tanıklık etmek anlamına geliyor. Daha açık söylersek, eskimek…

 Yıllar eskitiyor mu bilmem ama yazarlık tipi, mizacı ve üslubu olarak ben kendimi hep eskilerden saydım. Onların mesai arkadaşı gibi… Ahmet Rasim, Refik Halid, Peyami Safa, Tarık Buğra… Sanki onlarla yan yana odalarda çalışıyoruz da, arada bir oturup çay içerek havadan sudan konuşuyoruz. Yahut akşamüzerleri birlikte çıkıp, ölgün ikindi güneşinde şöyle bir yürüyoruz. Açıkçası, böyle hissetmek bana iyi geliyor. Bir eski zaman adamı gibi yaşamaktan, yazıyla ve edebiyatla onlarınkine benzer bir ilişki içinde olmaktan hoşnudum. Kimi okurlar da bu vaziyetime fazlasıyla alışmış olmalılar ki, beni gün görmüş, devran sürmüş hayli yaşlı bir muharrir olarak tahayyül ediyorlar. Tanıştığımızda pek şaşırıp “Aaaa…” diyorlar, “o yazıları yazan sen misin, yahu pek genç görünüyorsun!” 

Günümüzün ‘köşe yazarı’ portresinin bana pek uymadığı belli. Başkaları da yazıp söyledi bunu; benim hayata bakışım, burada yazdıklarım, konu seçimim, meseleleri ele alıp değerlendirişim ve özellikle üslubum, o eski ‘muharrir’lerinkine benziyor. O zaman da bugünün değil, dünün adamı oluyorsunuz ister istemez. Sanki başka bir dünyadan, başka bir dille konuşuyorsunuz. Güncele kulak asmadan, politikanın çamurlu yollarına sapmadan, hayatın özüne ve insanın bizzat kendisine; duygularına, ezeli ve ebedi yanlarına, eşya ile münasebetine, mekânlara, onların susmuş hallerine, edebiyata, dile, kitaplara, şiire, dergilere dair yazılar yazmak, bile isteye kendini zamanın dışına itmek anlamına geliyor. Evet, bile isteye yapıyorum ve ben bundan sonsuz saadetler devşiriyorum. Var mı eski zaman adamı olmak gibisi!     

Neden ısrarla böyle diyorum, neden bugünkü köşe yazarlarına benzemekten, adımın onların arasında anılmasından korkup eskilere gidiyorum peki? Yaşını başını almış, kalemi elinde saçını ağartmış, kıymetli nice köşe ustasını tenzih ederim elbette ama bugün artık köşe yazarlığı pek süfli bir hal aldı. Köşe sahibi olmak için bir uzmanlık alanı, birikim, asgari bir Türkçe bilgisi, üslup güzelliği vs. aranmıyor. Bir görüşün yılmaz savunucusu, kurşun askeri olmanız yeterli. O zaman ne yapıyorsunuz? Biricik uzmanlık sahanızı konuşturuyor, bitip tükenmez bir hırs, inat ve iştahla karşı siperleri vuruyor da vuruyorsunuz. Başarınız, ne kadar sert, yıpratıcı ve caydırıcı olduğunuzla, karşı cepheye ne kadar zayiat verdirdiğinizle ölçülüyor. Yazılarınızın sesi gürleştikçe, cümlelerinizin çıkardığı kıvılcımlar arttıkça kendi mahallenizde ününüz ve şanınız artıyor. Ağabeyliğe, ablalığa, üstatlığa terfi ediyorsunuz.

Son yıllarda Türk basınında işte böyle bir gazetecilik, böyle bir yazarlık biçimi aldı başını gidiyor. Bu tür yazarlıkta geçerli dil, bizim âşinası olduğumuz o edebi dil yahut polemik dili değil. Evet, basında fikir kavgaları da olur, polemikler de… Onların kendine mahsus bir ahlakı ve dili vardır. Fakat bugün tanık olduğumuz, başka bir şey… Övgü ve sövgü dili! Bildiğiniz sokak dili, kahvehane dili, kabadayı dili… Sanırsınız, bazı köşe sahipleri hiç mektebe uğramadan, hiçbir kitaba elini sürmeden, kahvehaneden çıkıp gelmiş. Oranın diliyle, oradaki kaba saba kelimelerle hatta küfürlerle yazıyor. Oradaki arkadaş ortamında konuşur gibi…

Geldiğimiz yer, insana hüzün veriyor. Sanki büyük bir dil ve edebiyat birikimi yok arkamızda. Sanki gazete dediğimiz nesne yeni icat oldu ve derme çatma bir kabile diliyle konuşup yazıyoruz. Daha üzücü olanı, büyük bir medeniyetin mirasçısı değiliz sanki. Hoşgörüden, nezaketten, zarafetten, incelikten, vefadan ve insaftan hiç nasibimiz olmamış. Sanki buralar Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş-ı Veli’nin, Karacoğlan’ın, Emrah’ın, Şeyh Galib’in, Mehmet Akif’in yaşadığı yerler değil. İnanmak zor…

İşte bu yüzden dostlarım, ben köşe yazarı filan değilim, o eski muharrirlerdenim, eskimişim! Bu yeni yazar tipiyle mizacımız, yolumuz, dilimiz uyuşmuyor. Şükür ki uyuşmuyor. Haydi, Faruk Nafiz’den ödünç alarak diyelim, “Size uğurlar olsun… Ayrılıyor yolumuz.”

Ali Çolak / ZAMAN
Reklamlar