Etiketler

, ,

Reha MuhtarBirkaç yıl önce, CNN’de yaptığım bir televizyon programına, o günlerde henüz “televizyon yıldızı” olmayan genç bir televizyoncu da yardımcılarımdan biri olmuştu…
Birkaç aylık çalışması esnasında, siyasi konulara ilgisi ve ilginç konuklar getirmesiyle yakında yıldızının parlayacağını anlamıştım…
Ancak bir gün hiç beklemediğim bir şey yaptı…
Televizyon programında değil ama, gazetedeki yazısında Apo hakkında “kalbimin ve ruhumun kolay kolay kabul edemeyeceği” sözler yazdı…
Çok kızmıştım…
Kızgınlığımın nedeni; “düşünce özgürlüğüne saygı duymamam değildi…”
Teröre ve insanların öldürülmesine saygı duymuyordum; düşünceye değil…
Apo denilen adam, terörü temel araç olarak seçmiş silahlı bir örgütün lideriydi…
Terör Mehmetçiğin ve onbinlerce vatan evladının kanıyla serpilip gelişiyordu…
Siyasi duruşu ne olursa olsun; terörden beslenen, siyasi mücadelesini kanlı saldırılarla yürüten bir örgütün lideri için “kullanılacak kelimeler” çok dikkatli sarf edilmeliydi…
Ekstremlerde dolaşmayacak genç bir televizyoncu adayı için bu böyle olmalıydı…
***
Ona bu tavrını değiştirene kadar programın künyesinde ismini yazamayacağımı söyledim…
Ağır “suçlara” bulaşan insanları olumlamaması gerektiğini ona öğütleyerek…
Onu olumlamaktan ne kadar vazgeçti bilmiyorum ama en azından Apo silahları bıraktırınca, “ona küfür etme” şeklindeki insanlık suçuna iştirak etmedi…
Hayatın hiçbir döneminde “Apo”yu kutsayan, ya da olumlayan ifadeler kullanmadım…
Apo; terörü kendisine en önemli araç gören örgütün lideriydi…
Biz öldürülen vatan evlatlarına ve bu topraklara yönelik saygımızla böyle davranırken, derin siyasal ve finansal merkezlerin tetiklediği bazı gazeteciler, hiç oralı olmuyorlardı…
Apo’yla röportaj üstüne röportaj yaptılar…
Apo Türkiye ile savaşırken, onlara göre Apo’dan iyisi yoktu…
“O Ortadoğu’yu çok iyi bilen bir lider, halkı arkasına alan bir önder” idi…
Öyle tanımlamaktan geri durmadılar…
***
Gün geldi hayat değişti…
Uluslararası konjonktür, iç siyasal dengeler, zorunlu taktikler, hayatın dayattığı stratejiler değişti…
Apo PKK’nın silahı bırakmasından yana bir tutum izlemeye başladı…
Bunu “Türkiye’nin kara kaşı kara gözü” için yapmıyordu…
Yüzlerce hesabı, uluslararası konjonktürün dayattığı sayısız nedeni vardı…
Ne ki bunlar beni fazla ilgilendirmiyorlardı…
Değil mi ki; daha fazla kan dökülmeyecekti…
Türkiye bölünmeyecekti…
En azından savaş duracaktı…
Kendi adıma “ateşkes ve barış için örgütü üzerinde çalıştığını gördüğüm Apo’yla ilgili berbat ve kötü sıfatlar kullanmamaya karar verdim…”
Geçmişi unutmayacaktım…
Ne ki; barış rüzgarları eserken, geçmişi sürekli tekrarlayarak, yarını kuramayacağımızın da farkındaydım…
Apo’yu hiçbir ifademde kutsayıp, olumlayarak sıfatlamadım…
Ancak “ateşkes“e uygun olarak, hakkındaki geçmiş ifadeleri kullanmayı bir kenara bıraktım…
Barış isteyen bir vatan evladı ne yaparsa onu yapmaya gayret ettim…
***
Heyhat!..
Barış rüzgarının hafiften serpiştirmesi, silahların birazcık susmasıyla beraber; yıllarca karşımızda, “Apo’yu yere göğe sığdıramayan”, ondan “Ortadoğu’da bir lider, otonomi mücadelesi veren bir önder, bulunduğu coğrafyadan çıkan efsanevi bir heykel” yaratmaya çalışan aydın ve entellektüel çevre, bir anda onu, rezilleştirmeye ve itibarsızlaştırmaya başladı…
Apo’yu “Sıradan bir kişi, halkının isteklerini hiçe sayan bir devlet memuru” muamelesine tabi tuttular…
PKK’nın bulunduğu mevzilere üşenmeyip seyahat ettiler;
“Apo’nun isteklerine sırt çevirip, fos çıkartılması için tahriklere, söyleşilere, sırt sıvazlamalara başladılar…”
Utanmıyorlardı…
Hizmet ettikleri şeyin “alçaklığına” aldırmıyorlardı…
***
Apo Türkiye’ye karşı silahlı mücadele verir, örgütü ülkeyi kana bularken, “Apo’yla röportaj yapıyor, onun ne denli insancıl, sevecen ve halk önderi bir kimlik” taşıdığını söyleyip yazıyorlardı…
Onun Galatasaray’ı ne kadar çok sevdiğini, o ülkeyi kıpkırmızı bir kana bularken öğrendik…
Apo ne zaman ki ateşkese “evet” dedi, “barış olabilir, artık yeni bir formatla yürüyelim” diye konuştu;
Apo o andan itibaren, ‘devletin elinde bir esir’, sıradan bir memur kisvesine, itibarsız ve piyon bir ağır ceza mahkumu silüetine büründürüldü…
Önder Apo, kişiliksiz Apo’ya dönüştürüldü…
PKK milislerine “Onun dediklerini dinlemeyin” diyecek kadar rezilleşerek yürütüldü bu süreç…
Bunu yapanların “vatan evladı” olmadıkları aşikardır;
Merakım “Dinlemeyin Apo’yu… Durdurmayın savaşı… Yoksa durduracak mısınız, yoksa devletle savaşmayacak mısınız artık?..” diye sorabilecek cürette, insanlık suçu işleyecek kadar “haram” mıdır hayatları?..
HANGİ UZAK GÜÇLERİN MÜSVEDDESİDİR ONLAR ACABA?..

Daha önce de söyledim…
Gazetecilik hayatım boyunca “derin işlerin, istihbarat servisleriyle grift ilişkilerin, finansal merkezlerle içli dışlı halvetlerin” hiçbirinin içinde bulunmadım…
Bazı meslektaş gözükenlerin yaptığı gibi, bunların “rant”larını da yemedim…
Buna karşın, Ankara’da diplomasi muhabirliği yaptığım günlerden beri, Atina’daki gazetecilik yıllarımda, TRT’de ve özel kanallardaki binlerce haber programımda, hiçbir günden bir güne “milli” bir çizgiden ayrılmadım…
***
Ben bu vatan topraklarında doğdum, büyüdüm ve geliştim… 
Dedemin soyu Misak’ı Milli’nin içinde olup dışında kalan Kerkük’ten, anne soyum son durak Trabzon’dan geliyor…
Aile genlerim “bir gün gelip bu memleketten çoluğumla çocuğumla gitmeyi düşünsem bile”, dibine kadar bu memleketin genetiğinden geliyor…
Kısaca bana yazılan genetiğimin bir ölçüde kader mahkumuyum ben…
***
Bu memleketin insanlarının, yabancı devletlerin, uluslararası merkezlerin “Türkiye’deki çıkarlarından, nemalanarak yaşamayı nasıl içlerine sindirirler” anlamam mümkün değil…
Derin ve gizli kapaklı ilişkilere girmemek başka, “milli çizgiden sapmamak” başka bu hayatta…
Apo Türkiye ile savaşırken, Apo’yu göklere çıkartıyorlar…
Apo Türkiye ile savaşı kesmişken, Apo’yu yerin dibine batırıyorlar…
Bu Türkiye’nin çıkarına olmadığına göre, kimin çıkarına acaba?..
Hangi gizli çıkara hizmet ediyorlar?..
Bir vatan evladı, yatağına yattığında kendisine bunu nasıl izah edebilir?..
Hiç mi vicdanı sızlamaz?..

Hadi demagoji yaptı diyelim;

“İşlediği insanlık suçunu millete entellektüel bir tez niyetine yutturdu!..”

***Ben o vicdanı merak ediyorum…

Hani kafasını yastığa koyduğu an var ya onu…

Hani o vicdan dediği şey hiç mi sızlamaz onda?..

Hiroşima’da ölen çocukların şarkısı söylenirken, hiç mi aklına gelmez bu memlekette ölen çocukların feryatları?..

Hangi uzak güçlerin müsveddesidir onlar?..

Hangi derin merkezlerin karanlık silüeti?..

 REHA MUHTAR 17/09
Reklamlar