Etiketler

, , ,

markar_esayan“AK Parti ve Başbakan Erdoğan’ın değeri-önemi nereden gelmektedir” diye bir soru sorulsa, sanırım herkesin bir cevabı olacaktır. Aynı soru aynı özneler için, “hangi hataları vardır” diye sorulduğunda da her vatandaş için yer yer fark eden, ama çoğunlukla kesişen birer cevaplar kümesi elde edilecektir. Zaten, sandıkta da bu iki sorunun vatandaşta bulduğu cevaplar oylanır ve ortaya bir sonuç çıkar.

Buna göre son üç genel seçimde, 34-47-50 oranlarında seyreden cevap çok nettir. Halk, batı standartlarında gerçekleşen demokratik seçimlerde AK Parti ve Başbakan Erdoğan’ın değeri ve önemini böyle takdir etmiştir. Diğer oylar da muhalefet partilerine paylaştırılmış, adil olmayan seçim barajını bağımsız adaylar ve örgütlenme yetenekleri ile aşan BDP de TBMM’de hatır sayılır bir muhalefet partisi olarak yer alabilmiştir. Doksanlı yılların başında DEP’li vekillerin başına gelenler de, çoğunluk tarafından bugün eleştirilmektedir.

AK Parti’nin ve Erdoğan’ın seçmenin yarısının tercihine göre ifade ettiği değer, reformcu kimliği, ekonomideki başarısı ve halkçı politikalarına bağlıdır. Bu kimliğinden uzaklaştığı zaman bu değer azalır, yaklaştıkça artar. Halk da bunu not eder. AK Parti’nin 2010 referandumunda sonra bu kimliğinde gerileme eğiliminde olduğu doğrudur. Şimdi orada kaybedilen zamanın değeri umarım daha iyi anlaşılmakta olsun.

2002 yılında 100 lira olan bir ilacın, bugün 10 lira olması, faizlerin ve enflasyonun dramatik şekilde düşmesi, yerli-yabancı finans oligarşisini memnun etmeyebilir, ama bunun halk için ifade ettiği değer, “Onurlu yaşam ile acı çekmek” arasındaki hayati bir tercihtir. Hastanelerin önünde acil hastanız ile hakarete uğradığınız, çaresiz kaldığınız bir sağlık sisteminden, randevu ile gittiğiniz, modern tesislere dönüşen hastaneler arasındaki farkı yine halk takdir eder. Lafa bakmaz.

İstikrar, “gerçek vergi” ödeyen esnaf kesimi için hayatidir. Esnaf istikrar ister, ucuz faiz ile büyümek ister ve bu olduğunda, manipülatif yaratılan rejim krizlerine bakmaz. Daha doğrusu, istikrardan yana tercihini yapar. Özellikle yoksul ve orta kesim için, hükümetin siyaseti bu anlamda hayatidir. İş çevreleri, belki daha sonra daha fazlasını elde edeceklerini düşündükleri için, hükümetin alaşağı olacağı bir ekonomik buhranda servetlerinin yüzde 15’ini kaybetmeyi göze alabilirler. Ama halk için böyle bir şey, “Onurlu yaşam ile işkence çekmek” arasında hayati bir tercihtir. Bu nedenle, kafasının karışmasına engel olacak bir ölçeğe sahiptir onlar: Hayatın kendisi.

Ve bir de şöyle bir gerçek vardır: Ekonomi ile demokrasi arasında karmaşık ama doğru orantı bulunur. Ekonomik dengesi bozulmuş bir ülkede yine aynı nedenlerle, halk reformlara, derin devletle mücadeleye, yeni anayasaya, Çözüm Süreci’ne öncelik vermez. Ekonomisi güçlü olmayan bir devlet, yapısal, demokratik sorunlarını çözmekte çok zorlanır, hatta bu konularda başarısız olması daha yüksek olasılıktır.

Dünya bir gül bahçesi değil. Bunu anlamak ve bilmek için komplo teorilerine ihtiyacımız yok.

Erdoğan, her ülkenin nadir yetiştirdiği liderlerden birisi. Bu liderler, dünyanın hiçbir ülkesinde halkın yüzde yüzü tarafından sevilmez ve başarılı bulunmaz. Çünkü, farklı liderler oldukları için arı kovanlarına çomak sokarlar, bu arada kendi hatalarını da yaparlar. Ancak, bizim gibi demokratik sistemin oturmadığı ülkelerde, bu liderlerin çıkması elzem gibidir. Keşke kahramanlara ihtiyaç hiç olmasaydı; ama o ideal sistemin oluşturulması için, bu liderlerin tarih boyunca önemli yollar açtığı da teslim edilir.

O nedenle, Erdoğan hem çok seviliyor, hem de ondan nefret edenler bunu bir tutkuya dönüştürmüş durumda. Çünkü Erdoğan “idare” etmiyor; risk alıyor, restleri görüyor, elini taşın altına sokuyor. Başarıları ile gururlanıyor, tabii bu arada “Bir de Çamlıca’ya bir eser bırakayım arkamda” da diyor. “Her şeyin en iyisini bildiğini” de düşünüyor. Elinde bu güç varken her şeyi yoluna koymazsa, Allah’ın önünde hesap vereceğini düşünüyor. Sanırım böyle.

Ve bu tarzı bir kitleyi mutlu ederken, diğer bir kitleyi depresyona sokuyor.

Yani, Erdoğan çoğu için zor bir lider. Hazmetmesi kolay değil. Radikal adımları ile yavaş bir devrimle, Türkiye’nin doksan yıllık sorunlarının önemli bir kısmını çözdü. Şimdi de Çözüm Süreci gibi, en zor konuda savaş veriyor. Hem de nasıl bir savaş! Evet, Erdoğan’ın bir vatandaş olarak değeri, benim için buralardan geliyor; en çok da gençlerimizin ölmeyeceği bir geleceği ümitle bekleyen bir vatandaş olarak, bunun siyaset üstü değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum; ama yanılıyorum, yanıldığımı da biliyorum.

Tam da bu yüzden Erdoğan’ı hedef alanlar, Çözüm Süreci’ne de alerjiyle bakıyorlar, hedefe koyuyorlar.

Gezi krizinin kullanım değeri de Erdoğan’ın değeri ile doğru orantılıydı. Gezi krizi derken, asla oradaki çevre hassasiyetini, orantısız gazı, hayatını kaybeden ve yaralanan vatandaşlarımızı ayırarak söylüyorum. Bu krizi, birden kucaklarında altın bir fırsat gibi bulanlar için bu değerlendirmeler.

Onlar için, gerçekten Çözüm Süreci’nin, gençlerin hayatta kalmasının bir değer ifade etmediğini gördüm. Keşke açık açık söyleselerdi, “Barış Erdoğan’ı güçlendirecek, bunu gençlerin hayatından daha çok önemsiyoruz” deselerdi. Ama böyle bir şey de hiç açık açık söylenir mi!

Bunun yerine, “Demokrasi olmadan, barış olmaz” dediler. Çözümden yanaymış gibi gösterip, “ama, amalar”la sürece güvenin altını oymaya çalıştılar. Olumlu, yapıcı, akılcı eleştiri ile kötücül olanın farkını artık iyi biliyoruz. Kimse, süreç tartışılmasın demiyor. İnsanlar “bu türden” çözüme karşı da olabilirler ve bunu ifade edebilirler, etmeliler. Bunun nedenlerini mantıklı, namuslu bir düzlemde emek vererek anlatmak ve alternatif önermek şartıyla. Ama tüm düşüncelerden bağımsız olarak, barışın arzulanan bir ortak duygu olması gerektiği ortada değil mi? İnsanlar, çözüm alternatiflerini savunur, eleştirirken, barışın neden gerekli olduğuna dair bir ortaklaşma içinde olmamalı mı? Savaş istemek savunulabilir bir pozisyon mu?

Leibniz, “Kendisinden bir çelişki türetilebilecek tüm önermeler yanlıştır” der. Barış’ın kendisinin bizatihi en demokratik durum olduğuna itiraz edilemeyeceğine göre, “Demokrasi olmadan barış olmaz” demek, aslında bir önerme olmayı bile hak etmiyor. Çünkü bu “Barışmayın savaşın” demenin sofistike hali. Hiçbir alternatif sunmuyor. Tek işlevi, varolan barış şansına yönelik şüphe uyandırmak oluyor haliyle.

Şimdi de “Çözüm Süreci çöktü çökecek, KCK şunu açıkladı, Karayılan bunu dedi, hükümet adım atmadı, atmayacak” türünden kuşkular üretiliyor. Yine oldukça sofistike, vatandaşın etkilenmemesi zor, ama çok da kötücül. Çünkü basit bir cevabı var ve herkes bunu biliyor farz ediyorsunuz; Barış sürecinin iki aktörü var ve bu aktörler “Süreç devam ediyor” diyorlar. Hangi lider, devam etmeyen, çökmüş bir süreci “başarılı” göstermek gibi bir risk alır? Bunda nasıl bir rasyonalite vardır? Peki hangi lider, halkına asla anlatamayacağı bir taviz verebilir? Hele bu lider, üç tane hayati seçime girecek maratonun hemen eşiğindeyse? Hele diğer lider, otuz yıllık bir hareketin tartışılmaz önderiyse? Kim kitlesini göz göre göre kandırabilir, kim bu güce sahiptir?

Hükümeti, Erdoğan’ın eleştirelim ve eleştirilmeli de. Ama “şeyleri” birbirinden ayırmak bu kadar mı zor? İyi eylem ile kötü eylem arasındaki farkı çizmemek, yüzyılın barış projesini desteklememek için nasıl bir nefret gerekiyor? Gerçekliği aşan bir “kötü Türkiye” algısı yaratmaktaki bu ısrar, bunun sonucunda zarar görmeyecek bir pozisyonda olanların işi mi? Peki bu doğru mu? Evet, en büyük zararı halk görecek ama, iç savaşın eşiğine getirilmiş, siyasal sistemi zarar görmüş, ekonomisi mahvolmuş, Çözüm Süreci çökmüş ve yine kana bulanmış bir Türkiye’nin, zarar vermeyeceği bir kesim olacak mıdır? Ortadoğu ve Dünya dahil.

Barış ile Erdoğan arasındaki çizgi birbirine çok yakın, hatta çakışmış vaziyette. Barışı savunanlar, külliyen Erdoğan’ın her icraatını savunmuş sayılıyor bu nedenle. Ama halk hayata bakıyor ve hayat onlara neyin doğru olduğunu söylüyor.

Hasılı, barıştan kimseye zarar gelmez; o barışı “Erdoğan bile” getirse…

Biraz vicdan yeterli izanı sağlayacaktır.

Markar Esayan

20.07.2013, İstanbul

Reklamlar