Etiketler

, , , ,

SEMA-EROL GOKAEROL GÖKA

Cumhuriyet dönemi boyunca vasiler (asker-sivil bürokrat), kendi şüpheci ruh hallerinden kaynaklanan korku ve kaygıyla dış ve iç düşmanlar saptadılar, topluma hep bu “öcü”leri göstererek siyasal algıyı şekillendirdiler.

Onlar için millet, istek ve ihtiyaçları, belirli bir tarihe ve geleneğe yaslanan kimlikleri olan hür insanlardan müteşekkil ergin bir topluluk değildi. Vesayet sistemi, çocuğun ebeveynine bağlılığına benzer bir psikolojik manevrayla ayakta tutulmaya çalışıldı; topluma sürekli olarak “dışarıda o kadar çok tehlikeler var ki, benden habersiz sokağa bile çıkma” denildi. Tıpkı “ne yapıyorsam senin için yapıyorum” diyen baskıcı ebeveynin yaptığı gibi toplumun maruz bırakıldığı zorbalıklar meşrulaştırıldı. Devlet otoritesi, kendi korkusunu halka yansıtarak onu da korkutma konusunda ne kadar başarılı olduysa, o kadar güç atfedilen yeni korku nesneleri bulundu. Korku sayesinde güçlü bir devlet denetimi ve dışlayıcılığı için mazeret üretilen yeni tehdit söylemleri oluşturuldu. Siyasal algıyı sayesinde kolayca şekillendirebildikleri, buna uygun bir siyasal kültür oluşturabildikleri korku, vasilerin temel gıdası oldu. Sağlıksız vesayetçi kafadan çok kısa sürede ve çok kolayca seçkinci bir zihniyet, bir iktidar narsisizmi türemiş, kendilerini tüm ulusun boyun eğerek izlemesi gereken mümtaz örnekleri olarak görmeye başlamışlardı.

“Asker-sivil aydın zümrenin iktidar narsisizmi”, bizim kültürel coğrafyamızdaki sıkıştığında darbeciliğe evrilen despotik zihniyeti anlayabilmemiz için anahtar niteliktedir. Aydınlardaki despotizm içeren narsisizmi anlayamazsak bu toplumu anlayamayız. Nasıl yoksul ve çaresiz bir ailede yetişmiş ve ailesini kurtaracak ekonomik ve toplumsal yetkinliğe ulaşmış bir evlat, kendi eserine hayran olarak aile yönetimini sonsuza kadar kendi uhdesine almak istiyorsa, asker-sivil aydın zümre için de iktidarda olmanın hükümranlığı, iktidar tutkusuna dönüşmüş, onları çok kısa bir süre içinde milletin hadimi olmaktan çıkarmış, üstün, erişilmez, yol göstericiler haline getirmişti. Ama bunlar meselenin yalnızca bir yüzü; cumhuriyetimizin siyasal tarihinin bir de demokratik yüzü var. Bu demokratik yüzü göremezsek hayatın diyalektik bir bakış gerektiren karmaşıklığını, mücadelenin süreklilik gerektirdiğini anlamamış oluruz.

Cumhuriyetin çok-partili sisteme geçilene kadar süren kuruluş döneminde vesayetçi zihniyet ağır basmış görünmesine rağmen, gidişin demokrasiye doğru olması gerektiğine inananlar daima var oldu. Bundan daha önemlisi, vesayetçilerin hesapları pek de tutmuyordu; halk onların sandığı gibi “sessiz kuzu” değil, kanlı-canlı, insan haysiyetine, kolektif kimliklere dayalı bir psikolojik varlıktı. Vesayetçiler, halkın her zaman cumhuriyeti kuran kadrolara güveneceğini, onların gösterdiği yoldan gideceğini sanıyorlardı. İlk sürpriz buradan geldi; halk çok-partili sistemle birlikte sesini duyurma fırsatı yakaladığında ve demokrasiyi sindirmeye ve yaşamına geçirmeye başladığında, her seçimde artan bir çoğunlukla vesayet sistemini ve vasileri istemediğini belli ediyordu. Öyle bir noktaya gelindi ki, vasiler, vesayet hakkının ellerinden gideceğinden korkarak “Bu kadar demokrasi yeter, hatta çok bile!” derken, halk da “Sonuna kadar demokrasi!” diye haykırıyor, çok farklı siyasal idealleri olduğunu çok farklı partilerde örgütlenerek ortaya koyuyordu. Halkın çok-partili döneme geçişten itibaren daha çok demokrasi istemesinde, “bastırılmış olanın geri gelmesi” psikolojik ilkesinin burada da işlemesinde şaşılacak bir şey yoktu. Halkın demokrasi isteğinin temsilcileriyle, oligarşinin vasileri arasında büyük bir gerilim olacağı belliydi. İki büyük darbe (1960, 12 Eylül), bu gerilim nedeniyle olmuş, vesayetçi zihniyet iktidarını elde tutabilmek için darbeciliğe evrilmişti.

Bildik vesayetçi yöntemler işe yaramayınca çareyi darbecilikte bulan asker-sivil oligarşi, darbe dönemlerinde gemi azıya aldılar, insanlık suçları işlemekten çekinmediler. Aydınlar, darbecileri ve zihniyetlerini deşifre edecek hiçbir şey yapmazlarken hatta çoğu onlarla açık işbirliği yaparken halk, darbelerin olanca yıkıcı, dağıtıcı, yıpratıcı etkisine rağmen demokrasi mücadelesinden vazgeçmedi. Toplumumuzu değerlendirirken mutlak darbelerin bu olumsuz etkilerini hesaba katmalıyız.

ORGANİK AYDINLARA İHTİYACI OLAN HAKİKİ İNSANLAR

Vesayet sisteminin içinden çıkıp gelen darbeciler, güce tapıcı, şüpheci, vicdansız, dar kafalı, demokrasi ve toplum düşmanı fanatiklerdir. Darbe koşullarını hazırlamak için toplumu kendini yönetmekten aciz, fitne fesat yuvası; demokratik yollardan seçilmiş halkın temsilcilerini kişisel çıkarları için her şeye yeltenecek koltuk sevdalıları olarak göstermek için ellerinden geleni yaparlar. Eğer darbe planları için gençlerin provokasyonlarla birbirlerini öldürmeleri gerekiyorsa bunda da bir beis görülmeyecektir. Darbeler, toplumsal dinamiklerin kendiliğinden akışının önüne set çekerler. Vesayetçiler toplumu ergin olarak görmezken darbeciler hem çocuk olarak görür hem de gerçekten çocuklaştırırlar. Ellerindeki güç ve despotizm balyozuyla toplumun karşısına geçer ve kendilerini onları tüm dertlerinden kurtaracak “kurtarıcılar” olarak sunarlar. Zaten darbeyi hazırlayan zorlu koşullardan iyice bunalmış olan toplum, öylesine köşeye sıkışmıştır ki, bu kıymeti kendinden menkul kurtarıcılara boyun eğmekten başka çare bulamaz. Gözümüzün önünde yapılan hukuksuz, adaletsiz despotik uygulamalara ses çıkaramamak, insan yerine konulmama tutumlarına karşı sesini yükseltememek insanlığımızdan çok şey alıp götürür. “Toplumsal” adına ne varsa acımadan tırpanlayan darbe, toplumumuzu siyasi bir formasyon olmaktan çıkarıp adeta pelteleştirir. Siyasetle, kendini yönetme biçimiyle ilgilenmeyen, sadece günlük maişet derdine düşen; gündelik hayatın içinde kendiliğinden oluşan öbekleşmeleri bile korkarak yapan ama bunun dışında örgütlenemeyen, karar alma süreçlerine katılamayan bir toplum ortaya çıkar. Böyle bir toplumun darbe bittikten sonra da kendine gelebilmesinin çok uzun zaman alacağı aşikârdır. Darbeciler, toplumun yalnızca şimdisini değil geleceğini de muhasara altına alırlar.

Toplumumuz, iki büyük darbeyle tüm bunları yaşadı ama buna rağmen direnmesini bildi, darbecileri tanıdı; demokrasi ısrarını ve vesayetçilere sürpriz yapmayı sürdürdü. 12 Eylülcüler, tam her şeyi hal yoluna koyduklarını düşündükleri sırada toplum, bu kez farklı kimlikleriyle tek-biçimciliğe itiraz ederek demokrasi talep etti. Vesayetçiler, toplumun yükselen kimlik ve demokrasi taleplerine 28 Şubat post-modern darbesiyle karşılık verdiler ama 12 Eylül 2010 Referandumu’yla toplum resti gördü ve asker-sivil aydın zümrenin vesayetçi sistemini yıktı. Bugün de mücadele sürüyor; burada “otoriter kişilik”e sahip deyip demokrasi için ayağa kalkışlarını görmezden gelemeyeceğimiz sanal varlıklar değil, kendine özgü tarihsel, sosyo-psikolojik koşullarda hayatlarını sürdüren, demokrasi isteyen ve mücadelelerinde onları anlayarak rehberlik edecek organik aydınlara ihtiyacı olan hakiki insanlar yaşıyor.

* Prof. Dr., Necmettin Erbakan Üniversitesi

Reklamlar