Etiketler

,

Metin BoşnakBildiniz!

Bugünlerde acayip 68 kuşağı havalarındayız.

İlhamı mı Cem Karaca’nın yorumladığı Nazım Hikmet şiirinden aldım.

“Başım köpük köpük bulut,

İçim dışım deniz,

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda

Budak budak, serhan serhan,

İhtiyar bir ceviz,

Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında,

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında

Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında”

Şarkılardan fal da tutarız millet olarak, hikmet de çıkarırız.

Taksim Gezi Parkından gaziler çıkarırız.

Ancak “masum değiliz, hiç birimiz.”

Bir kışladan diğerinedir yolculuklarımız.

Uyanışlarımız yeni uykulara olur.

Gerçeği tek boyutuyla görmek körlüğe davetiye çıkarır.

Körlük görmemek değil, tek bir açıdan görmeyi de ifade eder.

Her bir farklı bakışı demokratik bir ülkenin inşasında farklı işlev gören unsurlar olarak görmek lazım.

Birlik bilinci farklı anlayışların çatıştığı değil, aynı birliğe farklı açılardan yaklaşımı ifade eder.

Birlik bilinci farklı enerjileri çatışan değil, birbirinin göremediğini göre açıların toplamını ifade eder.

Birlik bilinci sürüleşmek değil sürüden ayrı kalınca da doğrularla hareket etmek bilincidir.

Taksim’de modüler karnaval

Taksim Gezi Parkı eylemleri modüler tepkilerin eklemlenmesiyle karnavala dönüştü: demokratik, çevreci, İslamcı, etnik, etnik İslamcı ve maceracı tepkiler zuhuratta olanlardı. Mikail Baxtin yaşasaydı, “çok sesli” dediği, karnaval havasının uygulamasının Taksim’de olduğunu düşünürdü.

Bu tepkilerin bir kısmı bizzat Başbakan’a yöneldi. Başbakan “sessizlerin sesi” olduğu ifadesini sıkça kullandı. Ancak bir bakıma farklı sessizlerin varlığını tek bir ses varmış tarzında algılamıştı. Mesele seslerin meşruluğu da, haklılığı da değildi. Sesin kendisi bir kulak arıyordu, ama sesler karşısında yine ses buluyordu. Birilerine göre üç maymun oynanıyor, birilerine göre sağırlar diyaloğu yaşanıyordu.

Bir kısmı hükümetin metal yorgunluğuyla giriştiği yorgunlukların sonucunda oluşan tepkilerdi. Bir kısmı da Erdoğan ve AKP’li belediyelere yönelen otokrat tavırla nitelendirildi. Aralara serpiştirilen tepkilerde “İslamcı” denilen hükümetin kapitalizme hizmet ettiği inancı da vardı. Bu tür katkılarda hükümetin elinden klasik İslamcı söylemlerin alınması amacı vardı. Ezan okunurken susan “Gavur İzmir” den sonra “Gavur” Taksim vehimleri de hidayete ediyordu. “İslamcı” bir kitlenin varlığı, eylemlere dini bir meşruiyetle yaklaşarak aslında Erdoğan’ın sıkça referans verdiği odaktan eleştiri alıyordu. Kramer Kramer’e Karşıdurumları yaşandı. Bir camide yaralıları tedavi etmeye hazır bekleyen doktorlar, bir yandan bir diğerinde polisten camiye sığınanları cami içinde içki içtiklerine dair görüntüler ortamı daha da bulandırdı. Eşkıyafilminden sonra ilk defa camiye sığınma sahnesi görüyorduk.

Yani Taksim bir açıdan artık su dağıtan değil, tepkileri toparlayıp birleştiren bir toplardamar oldu. Hüküm, mahkemeden aksi yönde olmasına rağmen, Cuma günü Erdoğan İdari Mahkemenin kararını da garip buluyordu ve hükmünde ısrar ediyordu. Hükümle tahakküm arasındaki geçişler daha bir öfkeli olmuştu. Eylemcilerin kızdığı Erdoğan’dı, ama Erdoğan’ın öfkelendiği asıl yüzler eylemciler değildi

Bu modüler karnavalın oluşmasında polisin özellikle ilk zamanlarda, belki de bazı polislerin bilerek tepki çeken tarzda yaklaşımları oldu. Uzun yıllar boyunca teröre karşı mücadele, bir arada olan her grubu terörist algısıyla püskürtmeye yol açtı. Eylemlerin ilk günündeki “aşırı güç” kullanımı tepkileri artırdı. Buna polislerin “ideolojik” kimliklerine dair söylentiler ve polisin teknolojik algıları da eklenince, polis devleti algıları eylemcilerde güçlendi. Bir ara “asker” çağrıları bu nedenle depreşti. Polislerin içinde good guys ayrımına çabalarken, birden tamamı bad guys oldu ve nasılsa eylemcileri onların zulmünden kurtarmak için “askerler devreye girmişti”!

Dahası, bunlar olurken, her şeyi açıklamayı Başbakan’ın tekelinde gören yerel yöneticilerin çelişkileri ortaya çıkmaya başladı.  Ne yapılacaktı Taksim’e? AVM, Topçu Kışlası? Yeni yeraltı yolları? Yoksa ikisi birden mi? Ya AKM ne olacaktı? Yoksa “Cumhuriyet”in bir kurumu daha yok edilmek mi isteniyordu? Eğer her şey yasalsa neden İdari Mahkeme 31 Mayıs’ta hem de mesai bitimine yakın ve hafta sonuna girerken Taksimdeki yıkım-yapım çalışmalarına dair “yürütmeyi durdurma kararı almıştı? Zaten ağaçların azaldığı şehirde, “ağaç katliamını” Mimarlar-Mühendisler durdurmak mı istemişti? “Tayyip” kim bilir kimlere satmıştı gene orayı?

“Yeni düzen” sahnesi olarak Taksim

Taksim’in adında bir talihsizlik var belki. “Bölmek” anlamına geliyor. Osmanlı döneminde, civar bölgelere dengeli su dağıtımı yapmak amacıyla bölgeye su deposu yapılır. Ve su taksimini yapmak için, dağıtım, üleştirme yeri anlamında “maksem” yapılır. Zamanla bu yapı meydanın adı olur. Meydan meydan olmakla kalmaz; kamusal çatışmaların detoks merkezi olur. Milletin kalbinde deveran eden kanın toplardamarlarından biri Taksim olur. Atardamar olarak karşısına Fatih çıkarılır. Ülkede her devrim bir sıfırdan inşa hareketi iken, karşı devrimler her zaman tehlike arz ederdi. Ve bazılarına göre, AKP karşı devrim için çalışıyordu. Bu karşı devrim de Cumhuriyete karşıydı. Ve yine bazılarına göre, Cumhuriyet devrimleri 1923’te başlamıştı.

Oysa, Taksim aynı zamanda tarihi devrelerin, kültürlerin, Osmanlı ve TC’nin, sağ ve solun taksim alanıydı. Azınlıkları ve yaşam tarzlarını da eklersek, aslında Taksim tam bir ayrışma odağı olur. Taksim’deki Cumhuriyet anıtı da eklerseniz, kapitalizme karşı bir başka hatıra çıkar ortaya. (Nitekim “Ermeni Katliamı” bahanesiyle bir grup da Taksim’deki eylemlere katıldı. Taksim, “azınlık mezarlığı” imiş meğerse!)

Pietro Canonica’ya 1928 yılında yaptırılan anıt ilk defa figüratif bir anlatımla Mustafa Kemal’i ve yeni düzeni anlatan heykel olur. Anıtın bir yüzü Cumhuriyet Türkiye’sini, diğer yüzü ise Kurtuluş Savaşı’nı simgeler. Bir yönünde Mustafa Kemal, yanında İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, halk ve iki Sovyet generali Kliment Yefremoviç Voroşilov ile Mihail Vasilyeviç Frunze tasvir ediyor. Anıtın yan yüzlerinde birer asker üstlerindeki madalyonlarda ise iki kadın figürü vardır. Yani Kurtuluş Savaşı kadar, o zamanlar İngiltere’nin temsil ettiği emperyalizm karşıtlığını anlatır.

Beyoğlu İstanbul’da ecnebi mimarisi ve kültürüyle ünlendi. Taksim’deki Topçu Kışlasının yıkılmasındaki amaç da burayı Beyoğlu’nun devamı olarak yeniden inşa etmek ve İnönü heykeliyle beraber meydanı yeniden sosyal alan olarak inşa etmekti. AKM’nin yapımı da 1969’da tamamlanır; Cumhuriyet’in sanatsal tercihlerini ifade eder.

Ve aslında Topçu Kışlası da Osmanlı mimarları tarafından yapılmadı. Dolmabahçe Sarayı gibi, o da artık gerilemeye başlayan bir Devletin ithal mimara yaptırdığı bir projeydi. Taksim Kışlası ya da Halil Paşa Topçu Kışlası, 1780 yılında bitirilmişti. Sultan III. Selim döneminde (1789-1809) yapılan kışla, Osmanlı’nın yeniden yapılanma çabalarından oldu. Fransız Devriminden bir yıl sonra ve Üçüncü Selim zamanında yapılmıştı. Bu yapılanmanın bir tarafı da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve  “Yeni Düzen”e geçilmesi idi.  Yeni Düzenin bir uzantısı da Sultan Abdülmecid’in Osmanlının kalbi olan Topkapı Sarayı’nı terk ederek, borç para ve ithal mimarla yaptırılan Dolmabahçe’ye taşınması olacaktı. Ve aslında Osmanlı orada bitmişti, ama Atatürk’ün öldüğü yer ve Erdoğan’ın çalışma ofisi de Dolmabahçe’deydi.

“Nizam-ı Cedit” bu anlamda yeni askeri birlikleri değil, Osmanlı’nın Batı sisteminde yeni askeri eğitim verme, vergilendirme, siyasal reformlar anlamına geliyordu. Devletin Batılaşmadan kendini yeniden yapılandırma çabalarının yansımasıydı. Üçüncü Selim, aynı zamanda İngiltere ve Fransa’dan askeri anlamda silah satış şeklinde yardım alıyordu. Bu nedenle bir yandan, softalar tarafından eleştirilerin odağı olmuştu. Bu iki ülke için ise, Osmanlının “yeni düzeni” müstemlekelerini elde tutmaya yardımcı olacaktı. Dahası, Osmanlı’nın daha sistemli bir şekilde Rusya’yla mücadele etmesi onların yararına olacaktı.

Yeni Düzen birlikleri Avrupai üniforma giymiyordu sadece; aynı zamanda Avrupai savaş strateji dersleri alıyorlardı. Ve Üçüncü Selim reformlarını tamamlayamadan önce tahttan indirildi, sonraları da öldürüldü.  Onun yeni düzen reformları askeri olarak kalmış oldu. Son günlerde ortalıkta dolaşan Topçu Kışlası etrafındaki “yobaz isyanı” aslında bizzat Sultan’ın kendisine olmuştu. Çıkarların buluştuğu noktada eski düzen ve dindarlığın siyaseti Halife olan Sultan’ın sonunu hazırlamıştı. Yani literatürde onlar “eşkıya” idi.

Ve bu arada geç gelen bir açıklama gazeteler yansır: Topçu Kışlası`nın mimarı Halil Onur, hazırladıkları ve Kültür Varlıkları Koruma Yüksek Kurulu tarafından onaylanan projede rezidans ve alışveriş merkezi yer almadığını ifade eder. Anlaşılan bir şey anlaşmadaki sıkıntı olur. Peki onca yaşanan ve yaşanacak olan şey neydi sahi?

Taksim’de tarihle hesaplaşmak

Topçu Kışlasının Cumhuriyet döneminde, 1940 yılında yıkılması bu anlamda önem taşıyor. Bir yandan İnönü döneminin mantığıyla, diğer yandan Osmanlı’yı yeniden diriltme çabalarıyla örtüşüyor. Ki aslında benzer çabaları Başbakan Erdoğan’ın şahsında bazı Devlet projelerinde de görmek mümkündür. Bir kısmı Erdoğan’ın Arabistan’lı Lawrence’ın kıyafetine benzer bir kıyafeti Siirt’te giyerek Osmanlı’nın yeniden canlanması ve Lawrence’ın temsil ettiği Londra’ya cevabı olmuştu.

Özellikle “ustalık” döneminde Erdoğan tarihsel bazı hesaplaşmalara girdi. Bu Erdoğan’ın yeniden “Milli Görüş” gömleği ile ilişkilendirilen bir eksene oturdu. Erdoğan ve Davutoğlu’nun “doğal olmayan” yapay haritalardan bahsetmesi, Arap Baharı süresinde etkin rol alması hükümet değil Devlet düzeyinde bir planın girişimleri oldu. Bu dönemde Erdoğan, liberallerle daha mesafeli, cemaatle mesafeli bir sürece imza atarken, o cenahlardan ağır eleştiriler de aldı. Dini ve tarihi telmihlerle Erdoğan bazen “Firavun” bazen “diktatör” suçlamalarının muhatabı oldu. Bazılarına göre ise Erdoğan, “Damat Ferit” olmuştu. Öte yandan, “milli görüş” gömleğini çıkaran Erdoğan, birdenbire “Mücahit Erdoğan!” olacaktı.

Oysa Arap Baharı sürecinde Erdoğan, aktif rol almayı, “Osmanlı” coğrafyasını etki altına almak için girmişti. Yani Batı’nın bir kısmıyla işbirliği yaparak, Batı’nın diğer kısmını dengeleyecek ve tarihsel Osmanlı coğrafyasında Türkiye’nin etkinliğini artıracaktı. Bu projede Ortadoğu ve Balkanlar kadar Afrika’ya kadar uzanan bir strateji vardır. Bir anlamda Devlet Kızıl Elmasını yeniden tayin ediyordu. (Bu gidişata dair ilk uyarı Topkapı baskınında oldu. Nasılsa Arap uyruklu birisi elinde silahla Topkapı’da sağa sola ateş ediyordu!

Devletin stratejilerinden biri İstanbul’da yapılacak üçüncü köprüye Yavuz Sultan Selim adının verilmesidir. Sonra Boğazların yönetimine dair bazı anlaşmaların sona ereceği 2023 yılının sembolik önemi, bir diğeri de 2071 tarihi ki,  Osmanlı’dan daha geriye giderek Alparslan’la TC’yi buluşturan bir telmihi içerirken, aynı zamanda Alparslan’ın karşısındaki Bizans mirasına çıkan güçlere de gönderme yapmaktadır. Yıllardır, Ayasofya yeniden cami olsun! Denilmesine rağmen neden yapılmadığı da bu tarihsel mirasların günümüz siyasetine etkilerindendir.

Sandıktan ve Tencereden çıkan sesler

Sandıktan çıkan oyla, tencere-tavadan çıkan sesler aynı milletin sesidir.

Burada mikrofon ve kamera tutanları ayrı tutmak gerekiyor.

Türkiye Arap Baharı sürecinde etkin rol aldı.

Arap Baharının sendelediği Suriye’de ise, adeta tek başına taraf oldu.

Erdoğan’a yapılan suikast girişimleri hatırlarda.

En son Ankara’da AKP binasına yapılan saldırı da.

Özellikle çözüm sürecinde her şey yolunda giderken,

Öcalan yazdığı mektupta aslında adeta devletin görüşlerini Diyarbakır’a yansıtırken,

IMF’ye borç ödemesi bitmişken,

Enflasyon oranı son on yılın da altında seyrederken,

Türkiye’nin kredi notu artmışken,

Yerli araba ve yerli savunma sanayilerine dair projeler varken,

Türkiye terörle mücadelede kan kaybını durdurmuş ve güneydoğusunda yatırımlar başlamışken,

Ve Erdoğan’ın da ısrarıyla Merkez Bankası faiz oranlarını aşağı çekmişken,

Politika faizi olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranı yüzde 5’ten 4.50’ye; faiz koridorunun üst bandı olan borç verme faiz oranı yüzde 7 seviyesinden yüzde 6.50’ye ve faiz koridorunun alt bandı olan gecelik borçlanma faiz oranı yüzde 4’ten yüzde 3.50’ye çekilmişken,

Suriye ile Türkiye arasında neredeyse bir savaş var ve ekonomi etkilenmezken,

Başbakan yargıda düzenlemelerin yapılması gerektiğinden bahsederken,

Üçüncü Köprü Yavuz Sultan Selim Köprüsü olarak adlandırılmışken,

Dünyanın en büyük havalimanlarından birinin İstanbul’da özel sektörce yapılması bağıtlanmışken,

Ankara Moskova’yla anlaşmalar yapmış, Kuzey Irak’ta petrolü kontrolü etme fırsatı doğmuşken,

Türkiye Japonya ve Fransa’yla nükleer enerji anlaşmaları yapmışken,

Çin biz yapalım, işletelim devredelim diye nükleer enerji teklifleri yaparken,

Türkiye turizmde yeni atılımlar yapmayı planlarken,

Türkiye’nin nefes almasını sağlayan, 2008’den beri olan küresel finans krizi devam ederken,

İsrail, Mavi Marmara’daki katliamından dolayı özür dilemiş, tazminat ödemeyi görüşürken,

Ergenekon davasında olan bazı haksızlıkları bizzat Erdoğan dile getirirken,

Türkiye devlet olarak sırf geçen yıl üç milyar dolarında hibe olarak dış yardım yapabilirken,

Türkiye TİKA’sı, Yunus Emre Enstitüleri, dışardaki okulları ve TV dizileri ile tesirini artırırken,

Yeni limanların yapımı söz konusu olmuş, yeni ihracat kalemleri devreye girerken,

Azınlık vakıflarıyla tarihsel ve tepki çeken mülkiyet hakları konuşulmuşken,

Yeni Anayasa ile darbecilerin kafalarıyla yüzleşme imkânı doğmuşken,

Bir tesadüf eseri olarak Taksim’de gösteriler başlıyor, “ağaç yüzünden.”

Nasılsa bu ağaçlar Doğan’ın Hilton Oteline de Koç’un binasına da yakın yerlerde.

Ve nasılsa Aydın Doğan medyası 2007 yılına kadar Erdoğan’la sıkı fıkıydılar.

2005 yılında Hilton Oteli’nin arsasını 255 milyon dolara satın alan Aydın Doğan, 43 bin metrekarelik inşaat alanının 233 bin metrekareye çıkartılmasıyla arazinin değeri bir anda 3 milyar dolara çıkmış ve fakat Kültür Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu bölgeyi SİT alanı ilan etmişti. Aydın Doğan ondan beridir Kültür varlıklarıyla ve çevreyle daha bir yakın ilgilenmişti. Daha sonrasında ise hükümetle de çevrim için bozuşacak ve bunu her fırsatta demokratik medyasında yansıtacaktı. Taksim’de Gezi Parkı olayları  başlayınca, DHA olayları tüm dünyaya paslayacak ve birden Türkiye acayip kötü bir ülke olacaktı. Ne de olsa ağaçsız çevre olmazdı ve Cennetten kovulmamız da bir ağaç meyvası yüzünden olmuştu. Hallelujah!

Şimdi zahirde olanlara bakalım.

Yıllarca Ergenekon’la yattık kalktık.

Adını koyamadığımız her şey Ergenekon’un bir uzantısı oldu.

Türkiye’nin yüreğini, aklını, ellerini temizlemek amacıyla çıkılan yolda, Ergenekon davası birilerinin hesaplaşma ringine dönüştü. Ayrıca, Ergenekon ismine kilitlenen dikkatler eski klasik “düşmanlarını”n adını unuttu. Artık Siyonistler filan bile yoktu. Varsa yoksa Ergenekon’du. Ve nasılsa Ergenekon’un ne içerdeki asıl kartları ve dışarda o kartları basanların Tarot falları bile unutulmuştu. ODTÜ’teki öğrenci eylemlerinde, basketbol sahalarında, yumurta atma eylemlerinde bile Ergenekon vardı, ama nasılsa Ergenekon’un vekaletnamesini bulamıyorduk.

Dahası, yerli araba yaparız biz, proje bizim olsun diyenler, vaz geçiyordu, Otoyol ve Köprü ihaleleri birden iptal ediliyor, Mehmet Emin Karamehmet’in Çukurova Holding’i sıkıntılarla boğuşuyor. Bitmeyen sıkıntılar, YKB’nın satılmasıyla da bitmiyordu. En son, 23 Mayıs 2013’te Türkiye’nin en önemli şirketi Turkcell’i kilitleyen bu anlaşmazlıkların çözümü için çeşitli senaryolar gündeme gelir. Çukurova ve Rus ortağın birbirlerinin hisselerini satın alması seçeneği hala masada durur, ama SPK’nın Turkcell’e değil de, Turkcell’de hakim ortak ve krizin nedeni olan Turkcell Holding’e kayyum atanması da gündeme gelir. Çukurova Grubu’nun son dönemde TMSF ile yaşadığı sıkıntılar da dikkate alındığında devletin de Turkcell’de denkleme dahil olması diğer bir seçeneği ortaya çıkar. TMSF’nin devreye girmesi senaryosunda Çukurova’nın Ruslara ödemesi gereken parayı TMSF’nin ödeyerek Turkcell’de kontrolü ele alması. TMSF’nin 1.9 milyar dolar civarındaki ödemeyi yapabileceği ve bunun ardından kontrolü sağlayan bu hisseleri satabileceği belirtilir…

Ve bütün bu olaylar birbirinden bağımsız ve tesadüfi, tevafuki olaylardır…

Ertelenen kutlamalar ve erkene alınan sandık

İstanbul’daki eylemler başta olmak üzere, diğer illerimizde masum eylemciler çok.

Aralarında maceracılardan, kamp havası solumak isteyene kadar insanlar var.

Bir kısım eylemciler “ağaç sevgisinden,” şehir kültürüne sahi olmak amacıyla çıktı sahaya.

Bir kısım, gecikmiş Nevruz, 1 Mayıs ve 19 Mayıs kutlamaları yapmak için.

Diğer yanıyla da 29 Mayıs yani İstanbul’un fetih günü kutlamalarına denk gelen bir sembolik yan var.

Bir kısmının hafızasında AKM vardı; Mustafa Kemal yaptırmasa da AKM Kemalizm’i ifade ediyordu.

Sonrasında abdestli sosyalistler sahaya indi; abdestli kapitalizme karşıydılar.

Sıffin Savaşının Taksim’a yansıyan uzantıları oldu.

Bu arada CHP lideri, eylemcilerin aslında “CHP’yi de istemediklerini ifade etti.

Ve Baykal koltuğunda olanları izliyordu, selefine Kayseri’de verdiği nasihatlerin karşılığı yoktu.

Aslında istemedikleri Kılıçdaroğlu ve Yeni CHP’siydi; hani şu kasetle giden CHP’yi istiyorlardı.

Devlet Bahçeli, her zamanki gibi, Devlete yönelik bir tehdit olduğunu görüyordu.

İki büyük siyasi miting düzenleyen MHP, meselenin hükümet ya da Erdoğan olmadığını görüyordu.

Bir yandan eleştirilerini yapıyor, bir yandan da polise kendince zırh oluyordu.

Bu sefer Bahçeli, Gezi Parkı eylemlerine katılacakları kendisi bizzat durdurdu.

Eğer Bozkurtlar eylem yapacaklarsa, partiden istifa etmeliydiler!

Bir kısım ülkücüler bunu Bahçeli’nin pasifliğine yeni bir delil olarak gördüler.

Ortam müsaitti, ama Bahçeli bu ortamı siyasi kazanıma dönüştürmek istemiyordu.

Oysa, Bahçeli, parti çıkarları yerine ülkenin ve milletin çıkarlarını,  önceliyordu.

Yeni CHP’nin Yeni’sini anlamakta sıkıntı çekenler, ilk fasıldan sonra sahaya çıkmadılar.

Hele hele en büyük ironi olan Türk Bayrağı, Öcalan ve Mustafa Kemal posterlerini görünce!

Bir hinlik vardı bu işte, ama Erdoğan’ın “ayyaş, çapulcu” ithamları da acıtıyordu.

TC ifadelerinin kamu kurumlarından kaldırılması, bazı yerlerde Türk Bayrağı olmaması da hatırdaydı.

Epeydir “irtica” gündemden kalkmıştı, ama “diktatör” ithamları daha demokratik silah olmuştu.

Öyle ya, Erdoğan kimseyi dinlemiyordu.

Hatta adeta olanları hafife almışçasına ülkeden ayrılıp Arap Baharı coğrafyasına gitmişti.

O halde, Türk Baharı olacaktı, olmalıydı.

Ama ne Taksim Tahrir’di, ne de Erdoğan Mübarek.

Ve Erdoğan İstanbul’da ve Ankara’da karşılandığında sergilenen gövde gösterileri.

Ve törenlerde, AKP mitinglerinde görmediğimiz, “Ya Allah, bismillah, Allahu Ekber!” nidaları.

İsrail’i sorarsanız, o zaten her zaman meydanları severdi, Tel Aviv dışında olduktan sonra.

Ve biz baharın bitiminde bahara girmiştik…

Şimdi de Türkiye’yi bu duruma getiren diğer olaylara bakalım…

Başbakan bu olayların arkasında “faiz lobisi” olduğunu açıkladı en son.

Bu bir anlamda resmin büyüğünü küçültmek anlamına geliyordu.

Başbakan’ı öfkelendiren nedenler vardı.

Ancak öfkesinin muhatapları öfkesini boşalttığı eylemciler değildi.

The Economist Dergisi’nin yazdıkları yenilir yutulur cinsten değildi.

The Time daha önceleri Erdoğan’ı kapağa koymuştu çok anlamlı bir resmiyle.

Şimdi de diğer dergi Erdoğan’ı Üçüncü Selim kıyafetiyle kapak yapıyordu.

Hem de ne zaman?

Üçüncü köprünün, yani Yavuz Sultan Selim Köprüsünün temel atma töreninden sonra.

Yani sen Yavuz Selim’i unut, ancak Üçüncü Selim olabilirsin, diyordu.

Üçüncü Selim Yeniçeri Ocağını kaldırıp, Yeni Nizam Ordusunu kurmuştu. Bu da yerleşik Yeniçeri Ocağının tepkisini çekmişti. 1807 yılında yeniçeriler Kabakçı Mustafa’nın liderliği altında ayaklandılar. III. Selim Nizam-ı Cedit ordusunu dağıtmak ve 29 Mayıs 1807 tarihinde de kendisi tahttan çekilmek zorunda kalmıştı. Halefi  IV. Mustafa döneminde Osmanlı başkentinde kargaşalar çıktı. Yeniçeriler şehirde bir terör ortamı yarattılar.

Öte yandan…

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Akabe Vakfı tarafından düzenlenen “Hıtamuhu Misk-Esma-i Hüsna” programında konuştu. Arınç, “İstanbul’da biraz ötede başka duygular içinde olan topluluklar var. Onlar da kendilerince tatmin oluyorlar. Sloganları var, sosyal medyadan paylaştıkları var. Birilerinin bizi uyarması, silkelemesi lazım. Ne yapıyoruz, nasıl yapıyoruz? Her yaptığımız işin veya yapamadıklarımızın hesabını vermek çok önemli. ” dedi. Anlaşılan Arınç, Jül Sezar’ı yeniden okumuştu.

Mazideki hal haldeki mazi

Eski Nizam-ı Cedid askerlerini kapı kapı dolaşarak bulup öldürdüler. Alemdar Mustafa Paşa saray kapısında ordularıyla bekleyerek IV. Mustafa’yı tahttan inmeye zorlamaktayken IV. Mustafa kendisi yerine tahta çıkarılabilecek iki Osmanlı hanedanı üyesini boğdurtmaya karar verdi. Tarih bilgisine göre, “III. Selim kendisini boğmak için saraydaki odasına gelen cellatlarla büyük bir mücadele verdi. Ama sonunda can verdi. IV. Mustafa’nın adamları padişahın kardeşi şehzade Mahmut’u da öldürmek istediler ancak Mahmut saklanarak ölümden kurtuldu. Böylece III. Selim yapmak istediği yeniliklerin uğruna yaşamını kaybetmiş oldu.”

Ve Başbakan “Yeniçeri” kalkışması olarak niteliyordu son olanları.

Bir yandan da, Özal’a, Menderes’e telmihle, “kefen”den dem vuruyordu.

Geleneksel “CHP zihniyeti” yerine bir diğer tekinsiz vardı ortada.

Dahası The Economist, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e, görevi iade etmesini istiyordu.

Taksim projesini iyi anlatamadıklarını ifade eden Topbaş, Gezi Parkı’ndaki çalışmaların Topçu Kışlası ile ilgisi olmadığını, yayalaştırma projesi kapsamında tretuvar düzenlemesi yapıldığını söyledi. Taksim’in bir alışveriş merkezine ihtiyacı olmadığını kaydeden Topbaş, “Projeye CHP de destek verdi” eleştirileri ile ilgili olarak da, CHP’nin yayalaştırma projesine destek verdiğini ancak Topçu Kışlası’na karşı çıktığını söyledi. Topbaş, Gezi Parkı’ndaki eyleme yapılan müdahaleye ilişkin “Halka bu şekilde davranılmasını da tasvip etmiyorum” dedi.

Hasılı…

Matrix’in tam ortasındayız.

Gezi Parkında eylem yapanlar da farkında değil, polis de.

Mesele “ağacı sev, insanı koru,” değil.

Metin BOŞNAK

Reklamlar