Etiketler

, , ,

mümtazerÜçüncü Köprü’ye “Yavuz Sultan Selim” adının verilmesi, bugünkü sorunları çözecek tarih bilincinin ayakta olduğuna işaret.

Hükümeti, bu coğrafyanın derin geleneğini Yavuz sembolü ile sürdürdüğü için tebrik etmek lazım. Bu gelenek, bölgede kurulacak barışın ve istikrarın, güvenli bir geleceğin de anahtarı. Bizler bugün hâlâ Yavuz’un tayin ettiği istikamette talihimizi arıyoruz. Sadece bizim değil, Ortadoğu’da geniş bir coğrafyanın başına gelen belalar ise, bu istikametten uzaklaşmanın sonucu. Yavuz ismine itiraz edenlerin zihninin gerisinde duranlar ise hayra alamet değil.

Yavuz’u bugünün Alevî-Sünni kutuplaşmasının tarafı haline getirenler ya cahil ya da art niyetli olmalı.

Gelecek yıl 500. yıldönümünü idrak edeceğimiz Çaldıran Savaşı, bugünün tarihini şekillendiren en keskin dönemeçlerden biridir. Savaş Alevîlerle Sünniler arasında değil, Osmanlı Devleti ile İran Devleti arasındadır. Şah İsmail’in Safevîliği, İran Devleti’nin, Yavuz’un Bektaşîliği ise Osmanlı Devleti’nin jeopolitik duruşu ile uyumludur. Yavuz’a antipati, İsmail’e sempati duyanlar bu ayrıntıyı atlamamalı. Osmanlı ordusu ağırlıklı olarak Bektaşî ordusu, İsmail’in ordusu ise o güne has bir Alevîlik yorumunun temsilcisidir. Yeniçeri Ocağı’nın pirinin, Hacı Bektaş Veli olduğunu kimse unutmasın. Bektaşîlerle Alevîleri karşı karşıya getiren bir savaşı mezhep savaşı olarak nitelemek, ancak bugünün İran’ının mezhep kışkırtmalarına hizmet edecek bir beşinci kol faaliyeti olarak yorumlanabilir. Alevîler bu tuzağa düşmemelidir.

Karşı karşıya gelen iki devlettir. Jeopolitiğin birbirine düşman ettiği iki devlet. Yavuz, bizim büyüğümüz, bizim tarihimizdir. Aradan geçen beş asra rağmen, iki devletin rekabeti aynen devam ediyor. Ama İsmail, Hatayî mahlası ile artık bizim kültürümüzün bir parçasıdır. Sadece Alevî kültürünün değil, Anadolu’nun bir ermişidir. İsmail’in bu haliyle İran’da yaşamadığını, Şii inancının bir parçası olmadığını Alevîler bilir. Savaşan iki hükümdar da aynı kültürün aynı inancın insanıdır. İkisi de kuvvetli şairdir. Rekabetleri iktidar ve devlet içindir. Yavuz, İsmail’den aldığını, bu topraklara ve bize vermiştir. Çaldıran’da galip gelen bizim devletimiz olmuştur.

Şah olarak Isfahan’da İsmail ne ise, elbette İstanbul’da Yavuz o olacaktır. Yavuz’un isminin bir köprü ile yaşatılması, bir kadirşinaslıktan öte, geleceği kuşatan bir tarih vizyonunun işaretidir.

Yavuz bizim padişahımızdır. Geniş bir coğrafya onun ellerinde şekillenmiş ve kurduğu yapı bugüne kadar devam etmiştir. Bugün Kürt sorununu, onun çizdiği istikamette çözüyoruz. Suriye’nin iç savaşı, Irak’ın kaderi Mısır’ın geleceği için Yavuz’un Kürtlerle birlikte açtığı kapı dışında bir çare var mı? Unutmayalım: Yavuz’un adıyla açılacak bir köprünün üzerinden sadece kamyonlar geçmeyecek. Yavuz’un gözleri ile dünyaya bakmaya devam edeceğiz.

Yavuz, sadece padişahımız değil, bize özgü bir diplomasi tarzının da kalıcı izler bırakan şaheser bir numunesidir. Bizler bu coğrafyaya tevazumuz ve derin ahlakımızla kök saldık. Aleviliği ve Bektaşiliği de kuşatan Sufî geleneğimiz bir istiğna ve diğergamlık geleneği olarak bizim kimliğimize damgasını vurmuştur. “Hakimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn” unvanını reddedip, “Hadimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn” yani ‘Mekke ve Medine’nin Hizmetkârı’ unvanını, ihtişamlı diğer elkabıyla birlikte kullanan Yavuz, bu geleneğin zirvelerinden biridir. Onun, hilafeti İstanbul’a getirdiği iddiası sonradan icat edilmiştir. Dönemin kroniklerinde hilafet kurumunun İstanbul’a nakline dair tek bir kayıt bile yoktur. Bu iddia çok sonra, resmî bir tez olarak üretilmiştir. Yavuz, Halife unvanını değil, Hizmetkâr olmayı tercih etmiştir. Yavuz modeli işte budur. Bugün hilafet kurumunda mündemiç iktidar savaşına değil, İslam dünyasına hizmet eden bir siyasî vizyona ve emeğe ihtiyaç olduğuna göre, Yavuz’un adı ve vizyonu mutlaka yaşatılmalıdır. Nitekim yaşamaktadır.

Mümtaz’er Türköne
Reklamlar