Etiketler

, ,

Bilgehan UçakKöşeleri çatallaşmış, çizikler içindeki kitabı esasen üç profesör derlemiş. Eser Karakaş, İlber Ortaylı ve rahmetli Toktamış Ateş. Barış Köprüleri adlı kitabın bir de alt başlığı var: “Dünyaya Açılan Türk Okulları”. Ve, bir de manifesto gibi iddialı bir cümle yazılmış. “Uzak Moğolistan’da, Estonya’da, Güney Amerika’da, Hindistan’da ve Çin’de Türkçe konuşan, şarkı söyleyen orta okul öğrencileri bugün artık bir vakıadır.”

Kadıköy’de farkında olmadan bir sahafın yanından geçiyordum her zamanki gibi.

Birden en üstte ters bir şekilde duran bir kitap çarptı gözüme.

Eser Karakaş’ın, Halit Refiğ’in, Kemal Karpat’ın, Mehmet Ali Kılıçbay’ın makaleleri olduğunu söylüyordu arka kapak.

Durup kitabı incelemeye başladım.

Köşeleri çatallaşmış, çizikler içindeki kitabı esasen üç profesör derlemiş.

Eser Karakaş, İlber Ortaylı ve rahmetli Toktamış Ateş.

Barış Köprüleri adlı kitabın bir de alt başlığı var:

“Dünyaya Açılan Türk Okulları”.

Ve, bir de manifesto gibi iddialı bir cümle yazılmış.

“Uzak Moğolistan’da, Estonya’da, Güney Amerika’da, Hindistan’da ve Çin’de Türkçe konuşan, şarkı söyleyen orta okul öğrencileri bugün artık bir vakıadır.”

Birbirinden farklı dünya görüşündeki bu kadar ismin birarada olduğu kitabı tabii ki hemen aldım.

Daha okumaya başlamadım, bu yazıyı da kitabın bana düşündürdükleri üstüne yazıyorum.

Birkaç yıl önce, bir arkadaşımın ofisindeyken yanında çalışan sekreter Azerbaycan’daki yeni iş ortaklarıyla bir diyalog kurma çalışıyordu, telefonda kusursuz İngilizcesiyle konuşuyor ama karşıdakiler onu bir türlü anlayamadığından giderek garson İngilizcesine döndü.

Kendi kendine söylenip “anlamıyor aptallar!” diye bağırınca telefonu elinden aldım.

“Patronun en yakın arkadaşı” olunca başka bir yerde yapmanız düşünülemeyecek hareketleri daha bir rahatlıkla yapabiliyorsunuz.

“Merhaba gardaş” dedim, “Türkiye’den arıyoruz, evet-evet Türkiye, nasılsın?”

Başladık konuşmaya.

Sekreterin gözleri yuvalarından fırladı.

Telefonu ona verdim, “biraz anlamakta zorlanabilirsin ama rahat rahat konuş.”

Telefonu kapattıktan sonra sade bir Türk kahvesi ısmarladı bana.

İngilizce yerine Türkçe olarak bir başka ülkeden biriyle anlaşabilmenin, o sıcaklığı hissedebilmenin mutluluğunu yaşıyordu.

Öğrencilik günlerimde yaz tatillerinde İngiltere’ye giderdim.

Oradan bir anı da kafamda yer etti, hiç çıkmadı.

John adından bir hoca vardı.

Biz dünyanın çeşitli yerlerinden gelen öğrencilere ilk dersin başında “hangi dilleri biliyorsunuz” diye sormuştu.

En son öğrencinin cevabını da aldıktan sonra “ben” dedi, “sadece İngilizce konuşuyorum, bana yetiyor, çünkü siz benim dilimi öğrenmek zorundasınız.”

Haklıydı ve onu kıskanmıştım.

O, bir ton ders görmek yerine, insanlar onun dilinde bir ton ders görüyorlardı.

Öğrenci aklımla bunu büyük bir eşitsizlik olarak kabul etmiştim.

“Uzak Moğolistan’da, Estonya’da, Güney Amerika’da, Hindistan’da ve Çin’de Türkçe konuşan, şarkı söyleyen orta okul öğrencileri bugün artık bir vakıadır.”

Dünyanın “değişimi” elimdeki kitabın bir cümlesinde yatıyor şu an.

Muhteşem bir değişim bu.

Kim yaparsa, kim organize ederse etsin çok güzel.

Yıllarca böyle bir şey yapamadığımıza yanmak lazım.

Uzun uzun değil ama aralıklarla bakmışlığım olan “Türkçe Olimpiyatları”nda görüyorsunuz, bambaşka dünyalardan gelen gençler Türkçe konuşuyorlar, Türkçe olarak şarkılar söyleyip danslar ediyorlar.

Bunu dünyanın dört bir yanında açılan okullar vasıtasıyla yapıyorlar.

Adını bilmediğiniz ülkelerde bile Türkçe konuşan nesiller yetişiyor artık.

Belli bir alanda, belli bir coğrafyada değil, yeryüzünün her kısmında var bu okullar.

Çok uzun olmayan bir gelecekte Türkiye’nin ticaret iklimini de bu okullardan mezun olan öğrenciler değiştirecekler.

Kadıköy sokaklarında belki de hiç farkına varamadım geçecektim o kitapçının yanından.

Bülent Ecevit’ten Gündüz Aktan’a, Halit Refiğ’den Kemal Karpat’a birbirinden çok farklı dünya görüşlerini temsil eden insanların bu okulları, “Barış Köprüleri’ni”, anlattığı uçları kırılmış kitabın farkında olmayacaktım.

“Uzak Moğolistan’da, Estonya’da, Güney Amerika’da, Hindistan’da ve Çin’de Türkçe konuşan, şarkı söyleyen orta okul öğrencileri bugün artık bir vakıadır.”

twitter.com/bilgehanucak

*************

Yorumum:

Doğan Topgül – 11.05.2013 01:32
Bu yeni destanın yiğit ve gizli kahramanları, eserleri ve ürünleriyle festivallerini yapsalar da; sanki yoklarmış gibi ilgi görmedikleri, körler ve sağırların mebzul miktarda çok olduğu bir ülkede yaşıyoruz.Her şeye kayıtsız kalan, heyecanlarını yitirmiş, üç maymunu oynayan, kendi gündemleriyle yaşayanların, daha doğrusu yaşadıklarını zannedenlerin ülkesi bu ülke… “Selam” diye bir filme konu oldu bu destansı hizmet. Hem de Afrika’dan Afganistan’a ve Bosna’ya ne zorluklarla ortaya çıkarılmış bir sinema filmi… Her taşın altında “Cemaât” arayan “Ahkâm Kahramanlarından” kaçı merak edip de izlemeye gitti ki?! N.Fazıl’ın ifadesiyle; “Eyvah, eyvah, Sakarya’m, sana mı düştü bu yük? / Bu dâva HOR, bu dâva ÖKSÜZ, bu dâva BÜYÜK.” Jön Türkler’le başlayan Millet’in Din ve Değerleriyle açıktan ve fütursuz savaş, onların torunları olan zamanımız “devşirmeleriyle” devam ediyor.! Kolay değil bu muarızlarden kurtulmak… Şükür ki devran döndü; işleri ve işlevleri bitti de, gelecek adına biraz daha ümitlendik. Bu mazlum millet tüm olup-bitenleri hafızasına kaydediyor ve engin ferasetiyle dostunu-düşmanını ayırt edebiliyor artık. Sessizliği, ‘sesi çok çıkanlar’ için hayra alâmet değil.! sabırla sıranın kendine geleceği günleri bekliyor. Aklı olan bu sessiz çoğunluğun ferasetinden korksun…
Selâmla…
dtopgul@haberx.com

 

Reklamlar