Etiketler

, ,

NF2İdeolocya Örgüsü

BÜYÜK DOĞU’NUN SİYASET, TOPLUM VE DEVLET TASARIMI: İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ

“Yarabbi: bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster! hadis

Bütün ideolojilere, bütün izmlere karşı olan Necip Fazıl Kısakürek siyaset, toplum ve devlet tasarımını İdeolocya Örgüsü’nde açık, net ve kendine özgü gür bir sesle dillendirir. Bu kitabı bütün varlığına, vücud hikmetine denk ve dünyadaki varoluşuna özdeş tutar. Böylesine önemsediği kitabına da İdeolocya Örgüsü adını verir. İlk bakışta kitabın adıyla Necip Fazıl’in izmlere karşı oluşu dikkat çekici bir çelişki gibi görülebilir. Oysa geleneksel algı, esas çelişkiyi kitabın içeriğinde görecektir. Çünkü İslam, Osmanlılar da dahil, yüzyıllardır Müslümanların dünyasına müdahale etmeyen, ilâhî kökenli kutsal bir inanç sistemidir; inananları da dünyanın düzenini beşeri ideolojilere bırakmıştır. İdeolocya Örgüsü ise, inananların yüzyıllar önce bıraktığını geri almaya kalkışmaktadır. En yaman çelişki işte buradadır. İdeolocya Örgüsü’nden önce, ‘…Müslümanlık bir ideoloji değil dindi. İnananları tarafından kaynağı ilâhî kabul edilen kutsal bir kavramdı. İdeoloji ise beşerî idi. İlâhî bir kavram olan dini, beşerî bir kavram olan ideoloji saymak her şeyden önce din kavramına ters düşmekteydi. Ancak dini ideoloji olarak görmek isteyenler, onu diğer ideolojilerin karşısına koymakta ısrarlıydılar.’ ve “İdeolocya Örgüsü” adlı eserinde Müslümanlığı bir ideoloji olarak sunan Necip Fazıl Kısakürek kuvvetli zekâsı ve kalemiyle1 en son dinin geleneksel anlaşılma/yorumlanma biçimlerini alt üst etmekteydi.

İdeolocya Örgüsü, Tanzimat’tan beri savrulan ve giderek özünden uzaklaşan aydın duyarlığına o zamana dek duyulmadık, son derece çarpıcı tespit ve eleştiriler getirerek yine son derece yerli; vahiy merkezli toplumsal bir mutabakat zemini aramakta ve insani, toplumsal ve siyasal pratikler önermektedir. İslâm’ın bu yorumu Türk aydını ve toplumu için ilktir.

Her şeyden önce şunu hemen belirtmek gerekir ki İdeolocya Örgüsü, Türk aydınının fert, toplum ve devlet düzleminde yüzyıllardır dışarıda aradığı çarenin içeride, kendi köklerimizde bulunduğunu hiçbir komplekse kapılmadan, büyük bir açıklıkla, bütün ideoloji ve izmlere meydan okurcasına sunulduğu bir eserdir. Kitabın teziyle Necip Fazıl’ın dünyadaki biricik varoluş sebebi birdir: ‘İslam kişiyi, toplumu ve devleti nasıl mamur ve bayındır eder.’ Bu yüzden eserin ilk baskısındaki ithafta, ‘Ben, arının peteğini hendeseleştirmeye memur bulunması gibi, bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım. Şiirlerim de, piyeslerim de, hikâyelerim de, ilim ve fikir yazılarım da sadece bu eserin belirttiği bina etrafında bir takım “müştemilât”dan başka bir şey değil…’ diye yazar.

Büyük Doğu dergisinde bölümler hâlinde yayımlanan yazıların toplanmasıyla Büyük Doğu Yayınları’nın dördüncü kitabı olarak 1968′de2, on bir bölümlük büyük bir cilt hâlinde yayımlanır İdeolocya Örgüsü. Yazar, bu kitabına diğer kitapları için ‘müştemilât’ diyerek belirgin bir değer yükler ama, bu değerin ülkenin kısır ve kurak düşünce ortamında okurlarca da takdir edileceğinden emin değildir. Eserin 1976′daki ikinci baskısına kısa bir takdim yazar ve ‘… kafaları zonklayan, dar ve müstesna bir zümrece benimseneceğini sandığım bu eser tahminime aykırı olarak büyük bir alâka doğurdu ve kısa zamanda tükendi. Hayret! Demek 40 yıldır inşası yolunda kan terlediğimiz yeni gençlikten, İlâhi lûtufla, bir yankı duvarı teşekkül etmiş…’ der. Kitap beklediğinden daha büyük alâka görmüştür. Ona göre İdeolocya Örgüsü okurları, Büyük Doğu Okulu’nun başeseriyle yüzleşmiş, belki de bu okulun hamuruyla ‘yuğrulmuş’tur…

Büyük Doğu düşüncesi savunduğu ve karşı olduğuyla, yaklaşım ve kavrayış biçimiyle toplumumuzda kuvvetli akisler bulmuş ve özellikle dinî tefekkürümüzü derinden etkilemiştir. Din algısının geleneksel çeperlerini genişletmiş, hattâ kırmış, toplum ve devlet kavramlarına ilişkin yeni düşüncelerin oluşumunda ve özellikle yüreklice dillendirilmesinde çığır açmıştır. Hattâ öyle ki, bugün bile ele alınan pek çok konu çoğu zaman, Necip Fazıl’in ele aldığı boyutuyla konuşulamaz.

***

Necip Fazıl ve Büyük Doğu Okulu özellikle de İdeolocya Örgüsü’nde insanı, toplumu ve devleti birbirinden kopmaz bir devamlılık düşüncesiyle kavramaya çalışır. İnsan önce kâinat içinde, sonra dinî ve toplumsal bağlamıyla ardından hâli ve geleceği içinde konumlandırılır. Toplum, siyaset ve devlet için de aynı yaklaşım biçimi geçerlidir. Bu bakış açısının en belirgin yanı, ele alınan konuların zamansal bir uzam içinde değerlendirilmesinde aranmalıdır. İdeolocya Örgüsü hiçbir şeyi tekel bir düzlemde incelemez; her şey tümel bir oluş içindedir ve kavram olarak ele alınır. Bu itibarla doğu, batı, vatan, insan, toplum, devlet gibi kavramlar salt içinde bulundukları hâlde değerlendirilmez. Bu kavramlar kendi sürerlikleri ve oluşlarıyla kuşatılmaya çalışılır. Güncel-politik konular dahi siyasal bir uzamın açılımıdır.

Büyük Doğu bakışının ikinci belirgin özelliği ‘… rüzgârdan hafif topuklarla içimizdeki iklimlere doğru ince ve ruhanî bir sefer…’3 (s. 8) yapmayı öneren tasavvuf boyutudur. Bundan dolayı Necip Fazıl’in iddia ve tezlerinin muhatabı da sadece ‘inanmış in-san’dır. O, aklı gelecek tasarımıyla ilgili öneri ve tezlerinin ispatında başvurulan bir araç olarak görmediği için ideolocya Örgüsü’nün pozitivist ve realist bir bakışı yoktur. Elbette ileri sürülen görüş ve düşünceler, derin tahliller, yine de bir akla seslenir. Fakat bu akıl, inanmış kişinin üst aklıdır. Handiyse bu akıl, kalpte bulunan bir nurdur ve Necip Fazıl hep, bu ‘akıl sahipleri’ni sözlerinin muhatabı etmektedir. İdeolocya Örgüsü, inandırmaya çalışmaz: İnananı yüreğinden kavrayıp uyandırmaya, onu harekete geçirmeye, devindirmeye çalışır. Bu yönüyle Büyük Doğu Okulu inkılâpçı bir yapıya sahiptir. Dünyadaki tüm inkılâpçı düşüncelerde olduğu gibi Büyük Doğu hareketi de geçmişe dönük değerlendirmelerde son derece eleştirel ve gerçekçi, ân ve geleceğe dönük yaklaşımlardaysa son derece ümitvar ve iyimser, hattâ romantik ve ütopiktir: İnkılâpçıdır…

İdeolocya Örgüsü Kâinat, Doğu ve Batı muhasebesiyle başlar ve ulaşılan sonuçlara ilerleyen sayfalarda sık sık da geri döner. Bu muhasebenin çözümlemesi yapılmaksızın Büyük Doğu’nun insan, toplum, siyaset ve devlet tasavvurunu kavrayamayız. Öncelikle insan ‘Kâinattaki her şeyle beraber senin evvelin, nihayetin, vücud hikmetin… Niçin oldun, nasıl oldun, ne oldun, ne olmak için oldun, ne olmalısın, ne olacaksın?’ (s. 99) sorularıyla evrendeki konumu ve varoluşuyla yüzleştirilir. İnsana kâinatta bir boyut, bir derinlik kazandırılır böylece. Necip Fazıl’ın insanı böyle konumlandırışı onun artistik duruşundan ya da güzellik arayışından kaynaklanmaz. Tam tersine Büyük Doğu, insanı ve her şeyi bu kavrayış zaviyesinden algılar. Davaya anlam katan yukarıda sıralanan sorulara verilen cevaplardır. İnsanın kavranışı gibi Doğu ve Batı da belirli coğrafî sınırlara sıkıştırılmaz. İnsan nasıl görülür ve duyulur bir bütünlüğe sığdırılmamış ise siyaset de anlık bir doğru-yanlış uygulaması gibi algılanmaz. Büyük Doğu’da ‘her şey bir gizli düğüm’ ve sınırsız bir genişliktir. Zaten Büyük Doğu ideali de belirli bir mekân ve vatandan çok, kendimize ait bir ruh durumu, bize ait bir varoluş tarzıdır.

Batı, üç ayrı birliğin oluşturduğu bir vahittir: Eski Yunan, Roma ve Hıristiyanlığın mayonez bir vahidi… Bu yüzden Batı’yı anlamak ‘madde plânına hâkim ve ruh plânına mahkum tezadını en haysiyetli çapta görmekle’ (s. 40) mümkün olacaktır. Ve bu görüşün insan, toplum ve devlet algısıyla ilgisi büyüktür. Çünkü, ‘Romahlaşmış, Hıristiyanlaşmış ve eski Yunan’ın zihnî nizamına teslim olmuş her toprak Avrupa’ya bağlıdır.’ (s. 23) ve böyle yerlerin (ruhların), bir kuru akıldan ibaret olduğu unutulmamalıdır. ‘Allah kuru akla ne kadar hak ve imtiyaz vermişse Batı hepsine malik; ve kuru aklı nelerden mahrum etmişse hepsinden yoksun’ (s. 38) olan Batılı için değer ruhen Doğulu olan bir kişiden daha farklı bir anlam taşır.

Doğu, Batı ile bir çatışma üssü olarak değil, bir ruh iklimi bir düşünme biçimi olarak algılanır. ‘… Her şey Doğu’dan geldi; her şey her şey, yani ruhumuz… Doğu. insanın yağmur suyu kadar saf ve aydınlık olduğu çağlarda, yürekleri ve kafaları dön köşe madde hendesesi körletmezden evvel, ruhumuzun ilk ve büyük marifetlerine sahne olan vatan… Asıl vatandan yere düşünce onu bulduk.’ (s. 33) cümleleriyle, bambaşka bir varoluş çizgisinin adıdır. Ve biz, ruh kökümüzle oraya aitiz. Bunun asla unutulmaması gerekir. Üstelik, Doğu’ya asıl rengini Arap, Fars, Hint ve biraz Çin ile birlikte biz Türkler vermişiz. Bunun da kendimize dair bir durumun tespiti olarak hiç unutulmaması gerekir. Doğu ve Batı birbirlerine nispetle belli başlı ruh ve zihin şartlarına ilişkin iki ayrı olgudur. Ve Doğu’nun nihaî hâkim ve hakiki rengini de İslâm vermektedir. Necip Fazıl, ‘İnsanoğlunda maddenin ötesini kurcalama ve ötelerin rüyasını yaşama cehdi, mucizeler bahçesinin renk ve ışık yüklü ufkunu yalnız Doğuda’ (s. 35) bulur. İşte bu Doğu, 16. yüzyıla kadar güçlüdür, diridir, dünyaya nizam ve intizam vermektedir.

***

Büyük Doğu düşüncesinde insanımızın zaman yolculuğu ta Orta Asya’dan başlar. Bu zaman diliminin başlangıcında Türk insanı, tam olarak kendini bulamamıştır: ‘Tarihin masal devirlerine ait sırma saçlı hayallerin bön ve ham telkinlerine değer vermeksizin kaydedelim ki, biz Osmanlı İmparatorluğundan evvel, dünyanın yaradılışından evvelki feza gibi, belki başsız ve sonsuz, fakat kalıpsız ve ifadesiz, hususiyle henüz ruhunu kubbeleştirmemiş mücerret bir hareket kaynaşmasından, helezonvarî bir akıştan başka bir şey değiliz; ve belli başlı bir mekâna mıhlı olarak, belli başlı zamanımızı birkaç küçük örnek bir tarafa, Osmanlı împaratorluğuyla beraber yaşamaya başlamış bulunuyoruz.’ (s. 64) der. Ne var ki biz, ‘İslâm yazı çizgilerine Yesari’nin, İslâm mekân ölçüsüne Sinan’ın, İslâm ses terkibine Dede’nin, tahassüs kumaşına Yunus Emre’nin eklediği yüzde yüz şahsî, millî, hususî unsurlara rağmen doğrudan doğruya sâf ve büyük tefekkür plânında ve basit nas ezbercileri, kâtipler, usulcüler dışında, içimizden bir Şeyh-i Ekber, bir İmâm-ı Rabbânî, bir İmâm-ı Gazali fışkırmayışım, oldum olası sâf ve büyük tefekkür mevzuunda tam bir yetkinliğe varmamış’ (s. 66) bir toplumuz tespitini yapar. Bunun sonucu olarak, ‘kendimizde İslâmiyeti ve İslâmiyette kendimizi bulduğumuz en yüksek muvazene ânında bile, bir taraftan maddî hamle, iş ve harekette, öbür taraftan da zevk, hissî idrâk ve mizaçta, birinci; saf ve büyük tefekkürde ise ikinci’ oluşumuz bizi, 16. yüzyıla, Kanunî’ye kadar diri tutmayı başarabilir.

Necip Fazıl’a göre ‘İçimizden dünya çapında bir tefekkür adamı yetişmeyişi’ medeniyetimizin, devletimizin gerileme ve çöküşünün birinci nedenidir. Ayrıca Türk’ün düşünce milleti olmayışı yüzünden içimizden büyük düşünürlerin yetişmediği de bir gerçektir. Necip Fazıl’ın, ‘Düşünemediğimizi düşünmedikçe düşünebilmekten uzak yaşayacağız. Düşünce milleti olmadığımızı bilmekte, kurtarıcı düşüncenin ilk şartı vardır.’ tespitleriyle, Göktürk Kitabeleri’ndeki, ‘Türk milleti, tokluğun kıymetini bilmezsin. Acıksan tokluk düşünmezsin. Bir doyarsan açlığı düşünmezsin.’ tespitleri, aynı gerçeğin altını çiziyor olmalı. Necip Fazıl, geleceği düşünmeyen ve göremeyen; gelecekle ilgili büyük tasarılar, büyük plân ve projeler geliştiremeyen, yapıcı düşünce yoksunu bir millet oluşumuzun altını ısrarla çizer. Ideolocya Orgüsü’nde defalarca ‘dünya çapında büyük düşünürler çıkaramamış bir millet oluşumuz tekrarlanır. Bunun bilincine varmak dirilişimizin de başlangıç noktasıdır çünkü. Ona göre çöküşümüzün birinci nedeni, dirilişimizin ilk şartıdır. İlk diriliş hamlesi bundan dolayı kendisinden gelir. Necip Fazıl Ideolocya Örgüsü’nde, ‘düşünce’ ve ‘düşünür’ fukarası bir toplumun düştüğü yerden kalkması için, yüzde yüz yerli bir devlet tasavvuru geliştirmeye çalışan ilk düşünür olarak çıkar karşımıza. Ideolocya Örgüsü’nün Eflatun’un Devlet’ine özenilerek, İtalya’da bir dönem uygulama zemini bulmuş bir anlayışla yazıldığını ileri sürmekten çok, bu noktayı hatırlamak gerekir.

Necip Fazıl, medeniyetimizin (İslâm’ın diyor yazar) çöküşünün ikinci nedenini, Kanunî’de ve onun devrinde bulur. Ama o devrin ‘şevket ve satveti’ manevî zaafiyetin ortaya çıkışını örtmekte, dikkatlerden kaçırmaktadır. Kanunî döneminde bütün zafer ifadeleri dışta ve kabukta, bütün çürüme başlangıçları da içte, ruhtadır. Kanunî, ‘bütün kıymetini kendisinden evvelki devirlerden almış büyük bir mirasyedi’ (s. 151) padişahtır. Onun çağı, saf ve berrak İslâm inanışlarını bulandıran ‘Fars ve Bizans parmak izlerinin hayatımızı lekelemeye başladığı bir dönem’ olarak görülür. Çünkü Büyük İskender4 gibi Kanunî de Fars etkisinde kalmış, önceleri şura benzeri bir heyetçe seçilen Şeyhül İslam’ları ilk defa ‘bir memur gibi, padişahın iradesiyle ‘nasp ve tayin’ etmeye başlamıştır. Bu yüzden ‘ilk sarhoş padişah Yıldırım Beyazıt’al “Yaptırdığınız cami güzel ama, yanında bir meyhane eksik!” diyebilen büyük ve halis din adamı tipi bu devirden sonra görülmeyecektir. İktidara karşı pervasız derecede açık sözlü olamayan dinî otorite ilerleyen süreçte beşik ulemâsına dönüşecektir.] Ayrıca, Kanunî döneminde yabancılara verilen kapitülasyonlar nedeniyle Osmanlı] idaresi altında Yahudi hakimiyeti yaşanmaya başlanır.

Üçüncü neden giderek kuvvetlenerek günümüze dek uzanan kaba softa ve ham yobaz tipidir. Bu tutucu tip neyi, neden tutup neye, neden karşı olduğunu bilmeyen, üstelik bilmediğini de bilmeyen bir tiptir ve Necip Fazıl bu yobaz tipten Cumhuriyet dönemi de dahil olmak üzere sürekli yakınacaktır. Ona göre, yobazlık da bir olgu, bir varoluş biçimidir.

***

Medeniyetimizin ve devletimizin çöküşten kurtulması ve yeniden doğuş için büyük bir inkılâp gereklidir ve bu inkılâp, ‘Sarı Selim’in idareyi devraldığı 1566′dan’ (s. 148) beri beklenmektedir. Fakat bu arada ‘Tanzimat, Meşrûtiyet ve Cumhuriyet…’ (s. 451) olmak üzere üç inkılâp devresi de yaşanmıştır. Ama bu devrelerin hiçbiri yeterli bulunmaz. Üstelik bu üç inkılâp evresi de Türk insanı ve toplumunu yukarıda sözü edilen ruhi kökünden, İslâm’dan uzaklaştırıp Batılı kalıplara dökmeye çalışır. Üç inkılâp hareketinin hiçbiri kendi insanını merkeze alarak gerçekleşmemiştir. İşte Büyük Doğu düşüncesinin siyasî sorumluluk noktası, davası burada başlar. Bu dava fertten cemiyete, cemiyetten devlete uzanır. Şunu hemen belirtmek gerekir ki, bu dava da zaman içinde bir uzam ve sistematik bir aşamalılık içerir. Fertsiz cemiyet, cemiyetsiz devlet ütopyası(diktacı)na asla uzanmaz. Dolayısıyla Başyücelik, yüce ferdin, yüce cemiyetin sonucu olarak tasavvur edilir. Ve fertten başlayan bir inkılâp ile gerçekleşecektir. 1566′dan itibaren, tam 410 yıldır beklenen ‘İslâm inkılâbını, fikir plânında, yalnız gerçek ve derin Müslüman temsil edebilir.’ (s. 163) diye yazarken inkılâpçı, gerçek ve derin Müslüman’da ‘Şeriat, tasavvuf ve bunların hikmetlerine nüfuz ehliyetinde şahsî ruh ve akıl…’ (s. 164) olmak üzere üç cephe bulunması gerektiği vurgulanır.

Necip Fazıl, Büyük Doğu’nun yüklendiği siyasal sorumluluğun İslâm’ın yaşam biçimi olarak insan teklerinin ruhunda canlılık kazanmasıyla başarılacağına inanır. Dolayısıyla Büyük Doğu’nun siyasal ve toplumsal değişim/inkılâp tasavvurunun temelini “Onlar nefislerinde olanı değiştirmedikçe, Allah bir kavmin durumunu değiştirmez”5 ilkesinde görmek gerekir. Değişim öncelikle, bireysel bir bakış ve hayat anlayışıyla kıvılcımlanacaktır. Ve değişimin odağında İslâm tasavvufu vardır. Çünkü ‘Müslümanlıkta dünya odur ki, mümin onu zaptedecek, ona hâkim olacak, fakat onun esaret ve hâkimiyetine düşmeyecektir. Tıpkı İslâm’da gerçek fakrin, mal sahibi olmamak değil, malın ona sahip olmaması ve onu köleliğe düşürmemesi demek olduğu gibi…’ (s. 102) diye yazar. Böyle bir dünya ve hayat algısının tasavvufî idrakten kaynaklandığı son derece açıktır. Zaten Büyük Doğu Okulu ‘iki yol gösterici mizana sahiptir: Şeriat ve tasavvuf…’ (s. 103)

Hasan el-Bennâ dışında çağdaş ve inkılâpçı İslâm mütefekkirleri, Necip Fazıl’ın inkılâbın merkezine oturttuğu ve tasavvufla formülleştirdiği ‘aşk’ boyutuna değinmezler. Sadece Hasan el-Benna tasavvufçu ve inkılâpçı oluşlarını; insanın kendi ruh kökünü arıtmadan hiçbir şey yapamayacağını, ıslahatla da hiçbir şeyin çözülemeyeceğini belirterek Necip Fazıl ile aynı hassasiyetleri paylaşır. Yine de İdeolocya Örgüsü’nde tasavvuf değişim için gerekli bir araç, bir ara durak olarak görülmez. Tasavvuf, sadece dünyayı algılama ve yaşama biçimi oluşuyla bile İslâm’ın özüdür ve temel amaçtır. İnsanın ruhî, aşkın boyutunu yüzlerce yıllık birikimiyle doyurabilecek tek kaynak tasavvuftur Necip Fazıl’a göre. ‘Derin ve gerçek mümin, olanca dâvaları ve gayeleriyle girift ve ebedî insanı, girift ve ebedî oluş muammasını yalnız tasavvufta bulur; ve onu kâinatın top yekûn hesabını veren biricik dünya görüşü kaynağı telâkki eder. ‘Derin ve gerçek müminde tasavvufun iki cephesi vardır; biri, nihaî insan memuriyet ve marifetinin, derinliğine doğru, fert ve iç hayat plânında en mahrem rejimi; öbürü de, bu rejimin, genişliğine doğru cemiyet ve dış hayat planındaki akisleri, ilhamları, kıymet hükümleri ve bunlardan doğan dünya görüşü…’ (s. 168)’dür diye yazar. İdeolocya Örgüsü’nün bireysel ve toplumsal değişim siyasetinin en temel dinamiği olan tasavvufî hayatla Necip Fazıl’in çokça tekrarladığı “Yarabbi; bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster!” (s. 494) hadisinin felsefî bağlamı onun hareket dinamiklerini göstermeye yeter sanırım…

Necip Fazıl’a göre Türk toplumunun 1566′dan beri, tam 410 yıldır (1976 İdeolocya Örgüsü’nün ikinci basım yılıdır.) beklediği inkılâp ‘ruhlarda ve düşünce çevresinde, aletleri söz ve kalem olan’ (s. 176) bir inkılâptır. Kadrosu mukaddesatçı ve milliyetçi gençlik, dayanağı şehadet getiren herkes, mekânı bütün büyük şehir ve kasabalarıyla Türkiye, zamanı da şu an olarak gösterilir. Devlet ütopyaları genellikle belirsiz bir gelecek ve başka bir mekân6 için tasarlanırken Necip Fazıl’in ütopyası, içinde bulunulan ân ve üzerinde yaşanılan mekân için tasarlanmıştır. Bu tasarıdan dolayı sanık olmuş, mahkûm edilmiş ve bedel ödemiştir.

İdeolocya Örgüsü’nün 8. bölümü Devlet ve İdare Mefkuremiz başlığını taşır. Bu bölümde adı Başyücelik olan devletin tasarımı en ince ayrıntısına varıncaya kadar anlatılır. Yüce cemiyetten, Yüceler Kurultayına, bu kurultayın beş yıl için seçeceği Başyüce’ye ve bu hiyerarşinin nasıl işleyeceğine, Yüceler Kurultayı’nı oluşturacak yüz bir âzânın yüce namzetleri arasından nasıl belirleneceğine ve bu namzetleri neden halkın seçmeyeceğine, devletin işleyişinin nasıl olacağına varıncaya kadar bütün ayrıntılar tek tek sıralanır. Halk seçmez. Çoğunluğun doğruyu seçebilme ihtimali seçkinlerin doğruyu seçebilme ihtimalinden daha düşük görüldüğünden halk seçmen olamaz Başyücelikte.

Başyüce, ‘İslâm’ın “Ulülemr” diye isimlendirdiği büyük içtimaî irade ve icra makamını, bu makama en küçük nefs ve hırsı karıştırmamak ve kendi öz nefsaniyeti bakımından mâdum kalmak borcu altında, şahsiyetle dolduran ideal ferddir. “Başyüce”, temsil ettiği iman ve hakîkat kutbunun en ileri hürriyet içinde her şeyi ve herkesi köleleştiren mânasına karşı mukaddes mîzan önünde, bizzat, her şeyden ve herkesten fazla köleleşeçektir.’ (s. 263) cümleleriyle en sorumlu ve en olgun kişi olarak tanıtırken: Başyücelik’te, ‘halk kendisini devletin, devlet de halkın kölesi bilecek’ (s. 270) ve böylece her iki taraf da birbirine sadakatle hizmet edecektir. Bu çerçevede Başyücelik Hükümeti’nin on bir dâvası; Yüce Din Dairesi, Halk Divanı, Başyücelik Akademyası gibi kurumlarla iş ölçüsü, ceza ölçüsü, zevk ve terbiye, kumar, içki ve zehir, zina ve fuhuş, faiz, kahvehane, külhanbeylik, sinema, dans, basın, radyo, üniversite, kılık kıyafet, sermaye ve patron, fabrika gibi konular aynı bakış açısıyla ve bütün ayrıntılarıyla incelenir.

Yukarıda ana hatlarıyla bakış açısını ortaya koymaya çalıştığımız Başyücelik’i, bugün geriye baktığımızda ‘Eflatun Cumhuriyeti modeli, yani başka türlü bir Jakobenizm projesi’7 olarak görmek ya da ‘…Platon’un “Devlet”inden esinlenerek (ama şöyle bir) kaleme aldığını’ ileri sürerek özellikle ‘Devlet ve İdare Mefkuremiz başlıklı bölümünü oluşturan bu “ütopya”sında o derece ileri gitmiş ki, “ütopya”nın özellikle “baskıcı” yönleri dikkate alındığında “Üstad”ın eline bu konuda ne Platon, ne Thomas More, ne Campanella, ne de bir başka “hayalperest” su dökebilir.’8 şeklinde eleştirmek mümkündür. Günümüzden bakıldığında ve anlık bir değerlendirme yapıldığında bu eleştirilerin haklılık payı yüksektir. Ama, anlık bakış açılarıyla yapılan eleştiriler yalnızca bugünkü durum için bir açıklama olabilir.

İdeolocya Örgüsü eleştirilerinin büsbütün haklı olabilmesi için bakış açılarıyla ilgili bazı hatırlatmalar yapılmalı. Öncelikle Başyücelik’in başlangıç değil, aletleri söz ve kalem olan bir sürecin son aşaması olduğu unutulmaksızın kendi düzlemi ve uzamı içinde değerlendirilmesi gerekir. Başyücelik’in düşünür fukarası bir milletin içinden çıkan bir kişinin son derece açık ve net bir dille, tamamen yerli dinamiklere yaslanarak oluşturduğu bir tasavvur olduğu unutulmaması gereken ikinci noktadır. Eserin kendi düzleminde ilk oluşu Türk aydınına/düşünürüne, dışımızdaki değeri anlamaya çalışmaktan çok, iç dinamiklerimizden yola çıkıp değer üretme çağrısı yaptığı unutulmaması gereken diğer noktadır.

Dipnotlar:

1. Ahmet B. ERCİLASUN, “Milliyetçilik Tartışmaları”, Türk Yurdu dergisi, Mayıs 2003.

2. Kayseri Y.İ.E. Talebe Derneği Yay., İst. 1968 s.462

3. Alıntılar, İdeolocya Örgüsü’nün 1986 baskısından (5. basım) yapılmıştır.

4. Farslarla giriştiği mücadelelerde onların gelenek ve görenekleri etkisinde kalan ve daha önce kendisine akran muamelesi eden generallerinden mabud muamelesi
isteyen Büyük İskender…

5. Ra’d, 11

6. Bkz. İsmail Coşkun, “Şimdinin Eleştirisi: Thomas More ve Bir İmkân/Öneri Olarak Ütopyalar”, Hece dergisi Hayal Edebiyat Siyaset Özel Sayısı, S. 90/91/92,
2004

7. Taha Akyol, Milliyet, 27. 5. 2002.

8. Kürşat Bumin, Yeni Şafak, 27.6.2004.

 

Reklamlar