Etiketler

, , ,

Ekrem DumanlıYine bölündü kitleler. Kutuplaştı toplum bir daha. “Sürece karşı olanlar” ya da “süreci destekleyenler”… Oysa her meselede bir orta yol, müstakîm bir şehrah bulmak lazım ki varacağımız menzilde perperişan olmayalım.

Her kutuplaşma akıldan uzaklaştırıyor bizi. Bir şeye topyekûn “iyidir” dediğinizde o “iyi”nin içindeki “kötü”yü görmek imkânsız hale geliyor. Tersi de var: Bir şeye “yanlış” dediğinizde o “yanlış” içindeki “doğru”yu göremez hale gelebiliyorsunuz. Türkiye her hayatî meselede bir çeşit körebe oynadı; halen de oynuyor.

Diyelim ki süreci destekliyorsunuz; o sürecin çeşitli aşamalarında hata yapılabileceğini, en azından birtakım eksik bilgiler, yanlış yorumlar sebebiyle meselenin bambaşka bir yere savrulabileceğini söyleyemeyecek misiniz? Farz edin ki sürece “karşı”sınız; bu durum, yapılan birtakım doğru hamleleri görmezden gelmeniz için makul bir gerekçe midir? Her meselede kamplaşma güdüsü, insanımızı bir cinnetin eşiğine savurduğu gibi, bugünkü süreç tartışmasında da hüsûf-küsûfa neden olmakta.

Toplumun neredeyse tamamı terörün bitirilmesini istiyor. Bu sebepten her yol denendi, deneniyor, denenecek… PKK ile görüşme de buna dâhil. Ne var ki bütün görüşme silsilesi içinde dikkat edilmesi gereken hassas noktalar var. O noktalar nedeniyle endişelerin oluşması, istifhamların doğması sürecin tabii seyrinin gereği. Önemli olan, her suali “Sen zaten sürece karşısın!” diye boğmak değil, endişeleri dikkate alarak yola devam etmektir; aklıselimle, sağduyuyla, meşveretle, toplumsal mutabakatla…

Bu gazete, sürece karşı olmadı, “sulhta hayır vardır” düsturuyla yaklaştı; ancak vatandaştaki kaygıyı da görmezden gelmedi. Geçenlerde âkil insanlar heyetinde bizzat heyet üyelerinin ifade ettiği bir gerçeği hangi medya kuruluşu görmezden gelebilir? Diyor ki heyetin üyeleri: “Sürece destek verenlerin endişeleri dikkate alınmalı. Vatandaşların ‘ama’larına da cevap verilmeli.” Tam da burada duruyor Zaman. Mesela açılıma baştan beri çok ciddi destek veren Ali Bulaç, geçenlerde 10 maddelik bir kaygı listesi dile getirdi. Ne zararı var bu tür kaygıları hakkaniyet içinde dile getirmenin? İyi niyetli gayretlerin âkim kalmasını hiç kimse istemez; ancak istikbalde “keşke” deyip dizlerimizi dövmemek için bugün “acaba” deyip ciddi bir beyin fırtınası yapmak gerekiyor. İyi niyetli gayretler, iyi niyetli kaygıları ciddiye alır. Art niyetli yaklaşımlar için ömür törpülemeye gerek yok zaten…

Aslında endişeleri besleyen PKK’nın ta kendisidir. Tutarsız beyanlar, oynak polemikler, kışkırtıcı laflar, riyakâr yaklaşımlar… Daha düne kadar MİT’i suçlayan, Başbakan Erdoğan’a en ağır sözleri sarf eden dağdaki, bayırdaki, adadaki adamlar, şimdi sâkil bir güzelleme ile mevzi ve mevki arayışına girmiş durumda. Bunu “hidayete erme” diye yorumlamak mı lazım; yoksa örgütün kendi jargonu içinde sıkça kullandığı “taktiksel bir hamle” olarak mı görmek gerekiyor?

Bir de örgüt ne yapıp edip “cemaat”e çamur atıyor. Oslo sızdırmalarında daha geçen sene Başbakan Erdoğan’ı hedef gösteren Karayılan, şimdi başına bir taş düşmüş de hafızasını kaybetmiş gibi “cemaat”i suçluyor. O önden öyle gidince örgütün internet sitesindeki kalemşörler daha da coşkun yorumlar yaparak Paris’teki o korkunç cinayetten, Uludere’deki o yürek dağlayan bombalamaya kadar her hadiseye “cemaat”in adını karıştırarak insafı infaz ediyorlar. Bu nasıl bir kara propagandadır, bu nasıl bir çirkefliktir; tarifi mümkün değil.

Hal böyle olunca beklenen o ki bazı insaf ve vicdan sahibi kişiler çıksın bir şeyler söylesin, en azından “Ayıp oluyor!” desin. Heyhat! “Süreci destekleyenler” safında ip gibi dizilen bazı kardeşlerimiz “sürecin hatırına” her şeyi sineye çekmeye razı; yeter ki haksız ithamlar belli şeylere kadar varıp dayanmasın. O yüzden örgüt de o mayınlı tarlaya hiç girmiyor. Girmiyor; ama yalan ve iftira kampanyalarıyla masum kitleleri hedef göstermekten de dûr olmuyor.

Ortadaki ehli insaftan ses, seda çıkmayınca iş başa düşüyor ve eli kanlı örgüte bir iki cümleyle cevap veriyorsunuz. Aman efendim aman; “Siz sürece karşı mısınız?” diyeni mi ararsınız, “Süreci sabote etmek”ten bahsedeni mi? Haddini bilmez örgütçülere tek kelimeyle cevap verilmemesini içine sindiren bazı insanlar nefs-i müdafaaya mecbur kalmış arkadaşlarını yalnız bırakabiliyor. Fettân bir ekibin PKK hayranlığını unutarak “AKP-Cemaat” kavgasına kadar meseleyi sürüklemesi karşısında sele kapılmış gibi iradesiz olmak tarihî bir hata değil de nedir Allah aşkına!

Bu ülkeye sevdalanmış hiçbir kimse sulhun yolunu tıkamaz. Tıkamıyor da. Ancak karşımızda her an çamura yatmaya hazır sabıkalı bir örgüt var. O, bir yandan “çekiliyoruz” diye bir imaj oluştururken diğer yandan bölge ülkelerinde ve Avrupa’da son sürat bir noktaya doğru, üstelik bazı devletlerin kucağında ilerliyor.

Kim baltalar bu süreci? Cevabı basit: Öteden beri kimin elinde o meş’um balta varsa, işte o! Ömründe karıncaya basmamış insanların sulha zarar vermesi mümkün mü? Hayatı şefkat ve merhamet yörüngesinde dolu dolu yaşayanlar, olsa olsa bazı endişelerini dile getirir. Bundan daha tabii ne olabilir ki! Ya bütün gücünü kandan, silahtan, bombadan alanlar? Süreci ancak onlar sabote eder; başka kimse değil…


1 Mayıs utancı

1 Mayıs’ta yaşanan üzücü olayları herkes kendi penceresinden naklediyor. Söylenen hiçbir söz, yapılan hiçbir yorum, “Bu manzara Türkiye’ye yakışmadı!” gerçeğini perdeleyemiyor. Devletin vatandaşı mağdur eden uygulamalarını (metrobüslerin çalıştırılmaması, vapur seferlerinin iptali, köprülerin devre dışı bırakılması gibi) görmezden gelmek de yanlış; marjinal bir iki grubun vahşice saldırılar düzenlemesini örtbas etmek de.

Maalesef bizdeki kadim medyanın büyük çoğunluğu sol örgütlere büyük bir sempatiyle, hatta gizli (bazen de apaçık) bir hayranlıkla bakıyor. Bir de “AKP düşmanlığı” ya da “ultra ulusalcılık” nedeniyle aşırı örgütlere alkış tutanlar var. 1 Mayıs olaylarının gazetelere yansıyış biçimi, televizyonlardan arz ediliş şekli medyadaki iflah olmaz, ilkel solculuğun vesikasıdır. Bir de şöyle düşünün: “İslamcı” diye bilinen ya da “sağcı” diye tanınan örgütler kaldırım taşlarını sökerek polise, işyerlerine, vatandaşa saldırsa bizdeki kadim medya 1 Mayıs olaylarındaki müsamahakâr, hatta hamasî söylemini aynen kitle iletişim araçlarına yansıtır mıydı? Bazı TV kanalları 1 Mayıs marşları çalıyordu o gün. Olacak şey mi? Mesela, ülkücüler benzer bir eylem yapsaydı, “Vur bozkurdum vur tilkiye / Vur ki kurtulsun Türkiye” diye marş çalar mıydı medya? “Efendim sağcılık, solculuk gerilerde kaldı” diyenler bal gibi ilkel bir solculuk yapıyor ve dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen arkaik metotlarla şiddet ve teröre gözünü kapıyor.

Kimden gelirse gelsin ve hangi maksatla yapılırsa yapılsın şiddet eylemlerinin karşısına dikilmek şart! Demokratik hak ve taleplerin istenme biçimi silahlı mücadele değildir. Aksini savunan, ikiyüzlü bir siyasetin zebunu olmuş demektir. Ve maalesef bizdeki medyanın bir bölümü bu riyakâr stratejiyi ısrarla sürdürmektedir.

Devletin hatasını da söyleyelim, eleştirelim, meselelere daha doğru nasıl yaklaşılması gerektiğini de ortaya koyalım. Ancak bunu yaparken solun kaba saba şiddetini kutsamaya, en azından görmezden gelmeye kalkışmayalım. Acı gerçek şu ki, bu ülkede solculuk terörün koynunda büyüdü çoğu zaman. “Devrimci eylemler” ülke için değer üretemiyor; sadece nefrete yol açıyor. O yüzden de hep sandığa gömülüyor sol. Kaba kuvvetle elde ettikleri muvakkat iktidar, halkın gönlünde zerre miktar olumlu bir iz bırakamıyor çünkü…


PANORAMA

Taraf Gazetesi’nde sular bir türlü durulmuyor. İstifa eden yöneticiler, köşe yazarları, ekonomik sıkıntılar… Ortalık böyle toz duman olunca birileri yine “cemaat” düşmanlığı yaparak bir sürü yalan dolanı sıralayıveriyor. Oral Çalışlar geldiğinde bu gelişmenin arkasında “cemaat” var diyenler,  gittiğinde de “cemaat”i suçluyor. Neşe Düzel üzerinden benzer saçmalığa devam edenler de var. Vicdansızlığın bile bir haddi kenarı olmalı…

En belirgin özelliği siyasetçilerle aralarındaki kurbiyet olan birileri şimdilerde internet sitesi kurmuş ve oradan yüz yüze geldiğinde “abi”, “kardeş”, “hoca” diye saygı gösterdiği kişilere hakaret ettiriyor. Üstelik çapsız bir yaklaşım, ufuksuz bir bakış açısı, üslupsuz bir söylemle yaptırıyor bunu. Allah’a havale etmek gerekiyor herhalde. Madem ahiret var; orada anlatsınlar “kardeşlik hukukunu”…

Hafta içindeki en ilginç demeç Hizbullah lideri Nasrallah’tan geldi. Ne diyordu: “Esed’in devrilmesine izin vermeyeceğiz.” İşte ittifak budur. Baba Esed on binlerce masum insanı Hama’da katlederken İran o vahşi cinayeti seyretmişti. Bugün de oğul Esed aynı vahşete imza atıyor. Müttefikleri de ortada. Mezhepçilik, dinin yerine geçince olacağı budur. Umarım ehli vicdan, bu gerçeği bir kere daha görmüştür…

Reklamlar