Etiketler

, ,

Cüneyt ÖzdemirParan yoksa tısssss! 

Bundan 26 yıl önce Mülkiye’nin arkasında, adı henüz Basın Yayın Yüksekokulu olan İletişim Fakültesi’nin soğuk sınıflarından birinde oturuyoruz. Ahmet Taner Kışlalı’nın dersinden yeni çıkmışız. Bir sonraki ders Mümtaz Soysal’ın, şimdi ise o zamanlar henüz yardımcı doçent olan Prof. Dr. Bülent Çaplı’nın dersine girmişiz. Bülent Çaplı bizlere dünyadaki haber akışını tahtaya çizerek anlatıyor. Haber trafiğinin kuzeyden güneye, zenginden fakire göre kategorize edildiğini görüyoruz. Bir haberde yer almak için insanın nerede öldüğünün, nasıl öldüğünden daha belirleyici olabileceğini görüyoruz. Mesela azgelişmiş Güney Yarımküre’de büyük bir sel faciasında 500 kişinin ölmesi Batılı haber ajanslarında üç satır yer bulurken Batılı bir ülkenin başkentindeki 5 kişinin öldüğü bir trafik kazası çok daha fazla yer alabiliyor. Bu adaletsizlik o gün o soğuk sınıfta gazetecilik romantizmine hazır biz çiçeği burnunda gazeteci adayları için korkunç bir gerçeği ilk kez yüzümüze çarpıyordu.

Haber dediğiniz şey bir kâr-zarar ilişkisi ekseninde belirleniyordu. Zenginler zenginleri, fakirler de zenginleri izliyordu. Medyanın sermaye yapısını (sahibinin) var olduğu ülke belirliyor, içeriğine de onlar yön veriyordu.

Zaman, Çaplı’yı yanıltmadı. Meslek hayatımda defalarca bu ‘acı gerçeğe’ tanık oldum.

Boston’da medya kıyameti

Dün ABD’nin Boston şehrinde 3 kişinin ölüp 123 kişinin yaralandığı patlamanın ardından kopartılan ‘medya kıyameti’ de bu teorinin pratik göstergelerinden biriydi. Başta ABD olmak üzere bütün Batı dünyası nasıl da ayağa kalktı. Oysa tam da şu günlerde Suriye’deki patlamalarda günde ortalama 20 kişi ölüyor. Bu rakamı Bağdat’daki patlamalarda ayda 20 gibi bir ortalamada güncelleyebiliriz. Dünyanın daha güneyine doğru hiç inmeyelim isterseniz. Zaten Ortadoğusu hiç haber olmuyorsa aşağısı tamamen Allah’a emanet! Haber ne yazık ki çoktandır bir kâr-zarar ilişkisi. Neyin haber olacağına zenginler karar veriyor. Paran yoksa tısssss.

Boston demişken bir başka güncel konuya geçiş yapalım…

Bundan yaklaşık 5 yıl önce bir grup gazeteci, Türkiye’deki yabancı ilaç sektörünün kurduğu bir derneğin davetiyle Boston’a gitmiştik. Amacımız büyük yabancı ilaç üreticisi firmaların laboratuvarlarını gezip ilaç sektörünün nasıl geliştiğini incelemekti. Pek çok Türk bilim insanı ile laboratuvarlarda karşılaştık. Bir ilacın bulunuş uygulanış ve piyasaya çıkış sürecini anlattılar. Tek bir ilacın geçirdiği minimum süre 10 yıl sürüyordu. Maliyeti ise bir milyar dolardan aşağı düşmüyordu. O seyahat sırasında bize yapılan sunumları dinlerken bir konu dikkatimi çekti. Pek çok insanın hayatında ölümcül olmasa da yakından ilgilendiren hastalıklar, ölümcül olan kritik hastalıklara bulunacak ilaçlardan daha önemliydi. Bir örnek vereyim, mesela Afrika’daki ölümcül sıtmaya karşı verilen mücadeleye ayrılan emek ve para, saç kepeğiyle mücadeleyle kıyaslandığında devede kulak kalıyordu. İnsanoğlu ölümcül hastalıklara çare bulabilecekken bunu ‘kârlı’ görmediği için uğraşmamayı tercih ediyordu. İlaç sektörünün kapitalist dünyanın en somut ve en vahşi alanlarından biri olduğunu o gün Boston’daki o beyaz ışıkların altındaki laboratuvarda anladım. Günlerdir Türkiye’nin konuştuğu kanser hastası Dilek Özçelik’in de aslına bakarsanız Erdoğan Bayraktar’dan çok, kâr-zarar ilişkisi üzerine kurulu bu sistemin kurbanlarından biri olduğunu görüyoruz.

İlaçlar ve kâr marjı

Konuyla ilgili danıştığım Eczacılar Birliği Başkanı Erdoğan Çolak, yeni sağlık sisteminde devletin aşırı kârları kontrol altına almak için ilaç dünyasındaki bu serbest piyasa sistemine müdahale ettiğini ve kontrol altına almaya çalıştığını söylüyordu. İddiaya göre bu yüzden bazı ilaçların fiyatlandırmasını kendisi yapıyor ve 50 euroluk ilacın 50 liraya getirilmesini istiyordu. Böyle olunca da bu kâr-zarar ilaç sisteminde hiç kimse kanser gibi önemli bir hastalığın ilacını Türkiye’ye getirmiyordu. Düşünün, kansersiniz. İlaç var. İyileşebilirsiniz. Ancak birileri kâr marjını az bulduğu için Türkiye’ye getirmiyor. Gel de bulduğun bakanın yakasına yapışma!

Madem bugün Boston’a geldik, bir de Guantanamo’yu hatırlayalım. Orda bir cehennem var uzakta, hatırladınız mı? Bizim ülkemizin gündeminde hiç yok ama hafta sonu İngiliz Independent gazetesi orada tutulan Müslümanların durumlarını kapağına taşımıştı. ‘Utan Obama!’ diye de başlık atmıştı. Daha önce Guantanamo’ya gidip haber yapmış, belgesel hazırlamış ve kitabını yazmıştım. Kitabın adını ‘Cehennem Kafesi Guantanamo’ olarak koymuştum. Hâlâ piyasada. Sanırım bu isim bile bütün durumu özetlemeye kâfi geliyordu. Ben 6 yıl önce Guantanamo’nun durumunu yazarken günün birinde bu çekilen acıların da biteceğini umuyordum. Yanılmışım. Baktım aynı adamlar hâlâ tutuklu. Aynı isimler yine açlık grevindeler. Asıl en fenası, haklarında tek bir haber yok.

Yine dünyadan (Müslümanlar dahil) tek bir ses geliyor: Tıssssss…

İnsanlık bir kâr-zarar ilişkisidir!

CÜNEYT ÖZDEMİR

Reklamlar