Etiketler

, , , ,

Ahmet Ay_121 Mart’ın hemen sonrasıydı yazmıştım;

Öcalan söylemişse PKK uyar, hatta ilk benden duyun, PKK’li ilk grup sınırdan geçti diye.

İnanmayanlar inananlardan çok çok fazlaydı. Sn. başbakan da Suriyelilerin çıktığını söyledi ve hamdolsun adım adım sulha yol alıyoruz.

Ancak,

Kardeşlik ve barış/sulh sürecinde aynı ülkenin insanlarının bu kadar farklı kutuplarda (ölüm-kalım, öldürme-yaşatma kadar farklı) yer alması oldukça manidar.

Bana sosyal medyada da en çok sorulan soru bu:

Nasıl olur da aynı ülkenin insanları bu kadar zıt (yaşatma-öldürme) düşünebiliyor? Nasıl olur da insanlar sulha karşı çıkıyor? Nasıl olur da insanlar kardeşliği bu kadar basit görebiliyor?

Gerçekten de sade, yalın bakıldığında akıl almaz bir durumla karşı karşıyayız. Çok çok az da olsa küçük bir grubun tahrikleri yüzünden insanlar kardeşlerin ölümünden medet umar hale gelmiş. Nasıl olur..?

Biz sebep olarak ‘insan’ diyoruz, yani insanın tarihteki yürüyüşünde/ileyhi raciun yükseleceği/uluvv/ref’ ile düşeceği/sefil/esfel durumu var ve bu hal tam da böyledir.

İnsan iyiyi diler ona göre yaşarsa meleklerden üstün olabileceği gibi, kötüyü diler ona göre yaşarsa en aşağılık duruma kadar düşebilir.

Bu sebeple ‘neden?’ sorusunu soran dostlara ‘insan’ diyoruz.

Analojik hatalara düşmeden bu soruyu cevaplamamız mümkün olmasa da biz benzeşmelerdeki hataları asgariye indirmeye çalışalım:

İnsan için traid/üçlü bir durum var;

Spiritus/ruh

Anima/nefs

Corpus/beden

Genellikle ruh/spiritus ile nefs/anima aynı anlamda kullanılsa da ikisi birbirinden çok farklıdır.

Kişilerin ruhu –ki buna olumlu, ulvi anlam yüklüyoruz- şahsiyetini belirlemede başat rol oynamadığı halde, nefsinin/anima bedenine/corpus hükmetmesinde (nefs-i emmare) kişiyi zelil duruma düşürmesi kaçınılmazdır.

Nefse/anima uyup uymama kişiyi ‘iyi’ insan ‘kötü’ insan kılabiliyor. Nefse, onun bitmez tükenmek bilmez isteklerine (nefs-i emare) boyun eğen:

Hatalı insan, günahkâr insan, isyankâr insan, facir, zındık insan, cani insan olabileceği gibi, bu isteklere itirazı halinde:

Fazıl insan, salih insan, muhlis insan kısacası “güzel insan” olabiliyor.

İnsanı değerleri ile belirleyen bu konfigürasyonu anlamak, ifade etmeye çalıştığım gibi basit değil, bunu, kişinin eylemlerinden hareketle netleştirebiliriz.

Ayrıca,

Kişinin varlığının essential/özsel yönü onun ruhunu, zihniyetini belirlemede dominanttır.

İnsanlığın tarihteki yürüyüşü (ileyhi raciun) maddi ve horizontal/ değil, manevi verticaldır. Yani yatay seyir olmayıp dikey seyirdir.

Nefsin (anima) bedene (corpus) hükmettiği (emmare nefs) andan itibaren bizim için iniş-düşüş başlamıştır. Ve ruhun/spiritus yükselişi/uluvv/ref’ yerini zillet/esfel-i safilin/irtifa kaybına bırakır.

Özellikle insanlar arası hak-hukuka riayet bizim hak karşısındaki konumumuzu belirler. Ref’ halini mi yaşıyoruz yoksa irtifa mı kaybediyoruz bu seyr ile netleşir.

Mesela kendi geçici maddi/dünyevi menfaatlerimiz bizi adaletten, hakkı gözetmekten, adil olmaktan alıkoyuyor mu? Eğer bu sorunun cevabı evet ise seyrimizin “ileyhi raciun” kısmı sorunludur.

Yok, eğer bizler kendimiz için istediğimizi başkaları için de isteyecek hakkaniyete sahip isek seyrimiz bizi ifsada götürecek olan nefs-i emare (kötülüğü emredici nefs) ile değil, sorumluluğunun bilincinde olup bunun gereğini yapan (takvalılık hali) ruhun yükselişi iledir.

Bu kadar uzattığımız girişimizi bugün içinde geçtiğimiz süreçle beraber yeniden okuyalım.

Acaba insanlarımızı bu kadar farklı ve zıt uçlara sevk etmeye çalışanlar ne kadar haklı olabilirler?

Geçtiğimiz sürece bakıyoruz, süreç bizim kardeşliğimizin gereği olarak 80 yıl boyunca yok sayılan, asimile edilmeye çalışılan kardeşlerin hakkaniyete uygun, beraber yaşamalarını esas alıyor.

Yani 80 yıl dindara, Kürd’e ve diğer “öteki”lere zulm edilmiş, bunların hakları gasp edilmiş, bugün ise milletimizin kahir ekseriyetinin destek verdiği bu güzel süreci yaşıyoruz.

İşte Sayın başbakanın ‘serinden geçme’ pahasına yapmak istediği aslında tam da bu hakkaniyeti sağlamaktır. Yani, dindarı militan laikçilikten, Kürtleri asimilasyondan kurtarıp ebedi barışı inşa etmektir Tayyip Erdoğan’ın amacı. Yani Allah cc. ‘ayet’ olarak yarattığı kardeş halkın insani ve İslami hak ve hukukuna kavuşmasını sağlamaktır amaç.

Bunun sonunda bölünmek var mı? Asla yoktur, beraberlik daha da pekişecektir.

Bunun sonunda değerlerimizin hasar görmesi mümkün müdür? Tam aksine değer üretenler olacağız.

Bunun sonunda ülkemiz zayıf, küçük, prestijsiz olacak mı? Hayır, ülkemiz daha çok büyüyecek, daha adil ve güçlü olacak ve daha prestijli hale gelecek.

Peki,

O halde neden çok çok az da olsa buna karşı çıkan gruplar var?

Yukarıda insanların düşebileceği durumları sıralamıştım:

Nefsine uyup, kendi geçici menfaatlerini herkesin geleceğine tercih edenler bu güzellikleri milletimize çok görürler.

Bir kulun hak gaspının vebalini taşıyamayacak olan bu gruplar, 75 milyon insanın vebalini taşımayı göze almış. Ne de olsa insani ve dini bir kaygı taşımıyorlar.

Bu, kötülüğü emreden nefse uymaktır.

Bu, kardeşlik hukukunu ayaklar altına almaktır.

Bu, vatan, bayrak, millet istismarıyla 75 milyonun geleceğine ipotek koyma çabasıdır.

Bu, “ülke hep küçük olsun, güçsüz olsun, halkımız kavgalı olsun, ama yeter ki bizim süfli menfaatlerimiz olsun” anlayışının nefislerinin kendilerine dayatmasıdır.

Yoksa Suriye uyruklu PKK militanları çekildiler, hatta diğerlerinde de çekilmeler başladı, buna sevinmemiz gerekirken yalan yanlış itham ve iddialarla halkın sürece şüpheli bakmasına çalışmak hak, hukuk, adalet gibi insanlığımızın ve dinimizin temel değerleriyle örtüşmez.

Bu sebeple,

Kardeşliğimizi bozanlara değil, bunu milletimizin değerleriyle uygu şekilde pekiştirmek isteyenlere inanalım ve “ileyhi raciun” yolculuğumuzu, bu seyrimizi makbul eyleyecek olan Hak Teala’nın rızasına uygun sürdürelim.

Cehd bizden takdir O’ndan.

Ahmet Ay Milat

Reklamlar