Etiketler

, ,

Alper Görmüş_1Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP), yirmi yıl boyunca üniversitelerde başörtüsü yasağıyla simgelenen otoriter bir laikliği savunduktan sonra, şimdi de barış (çözüm) sürecine direnmesinde şaşılacak bir şey olmadığını öne sürmüştüm… Çünkü bu partinin tabanı kahir ekseriyetiyle özgürlükçü ve barışçıdeğildi, kısıtlayıcı ve kutuplaştırıcı bir ideolojinin müntesibi hâline gelmişti.

CHP’nin “büyük çaresizliği” işte bu tabandı; bu “laik ve Türk” taban, partiyi biraz olsun günümüzün özgürlükçü değerlerine yaklaştırmaya çalışan “bir kısım CHP”ye ve her türlü yenileşmeye karşı ölümüne bir direnç gösteriyordu.

Geçen yazıda, bu tabanın oluşumunun uzun (1925’ten bu yana) ve kısa (1993’ten bu yana) tarihlerinden söz etmenin mümkün olduğunu söylemiş, uzun tarihe dair kısa bir özet vermiş, kısa tarihi de bugüne bırakmıştık.


1980’lerin sonu ve 1990’ların başında CHP

Sovyetler Birliği’nin dağıldığı 1980’lerin sonlarıyla 1990’ların başlarında, 12 Eylül’ün yasakladığı CHP’nin devamı niteliğindeki Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) üzerinden, Bülent Ecevit’in CHP’sinden ilham alan, gerçekten sosyal demokrat ilkelere dayanmaya çalışan yenileşmeci bir dalga yaşandı.

Aynı dönemde ordu “komünizm tehlikesi”“anarşi” gibi gerekçelerle darbe yapma imkânından mahrum kalmıştı ve bu nedenle orada, CHP’deki arayışların tam tersi yönünde bir arayış vardı… O çaresizlik içinde, özellikle orta sınıfların endişeyle izlediği İran devrimi ve Türkiye’deki PKK isyanı askerî vesayet rejimini sürdürmek isteyenlerin önüne iki büyük imkân serdi.

Uzun yıllardır “komünizm tehlikesi”yle korkutulan halk şimdi de bölücülük ve irtica tehlikeleriyle korkutulabilir, böylece halkın hiç değilse bir bölümü, varlık nedeni onları korumak olan“devletimiz”in yanında saf tutmaya ikna edilebilirdi.


1993: Yollar birleşiyor…

Dediğim gibi, o dönemde CHP ve “ordu-devlet” farklı istikametlere yönelmiş görünüyorlardı… CHP, hakiki bir sosyal demokrat parti olabilmek için çabalarken, ordu-devlet, kahir ekseriyetini CHP’nin tabanındaki “çağdaş-kentli-laik” kitlelerin oluşturduğu kalabalıkları irtica ve bölücülük üzerinden korkutarak siyaseten alıklaştırmaya çabalıyordu.

Geçen yazıda da değindiğim gibi, Güneydoğu’daki köy boşaltmalar ve faili meçhul cinayetlerle, İstanbul ve Ankara’daki laik aydın cinayetlerinin aynı döneme rastlaması tesadüf değildi, ikisi de halktaki bölünme ve irtica korkularını daha da derinleştirmeye matuftu.

12 Eylül’ün yasakladığı partilerin yeniden açılmasıyla faaliyete geçen CHP’nin başkanlığını Deniz Baykal’ın üstlenmesinden sonra da, hiç değilse kısa bir dönem için, CHP’deki sosyal demokrasi arayışları devam etti. Ta ki 1993’e kadar…

1993’te ne olduğunu, 12 Eylül’ün ardından yerleştiği İsveç’ten dönen ve CHP’deki değişme çabasını büyük bir memnuniyetle izleyen Şahin Alpay şöyle anlatıyor:


“O yıllarda zihnimdeki soru şuydu: Acaba Türkiye’de, benim İsveç’te tanıdığım türden, gerçek anlamda bir sosyal demokrat akım, parti olabilir miydi? Deniz Baykal ile İsmail Cem 1992’de ‘Yeni Sol’ başlıklı kitabı yayınladıklarında, bunu o yönde bir umut ışığı olarak gördüm. 9 Eylül 1992’de biraz merak, biraz da heyecanla CHP’nin yeniden açılış kurultayını izlemeye Ankara’ya gittim. Baykal o kurultayda, bana bugün dahi ‘muhteşem’ görünen bir konuşma yaptı. Şöyle diyordu: ‘(…) İmam Hatip okuluna giden gençle, diskoya giden genci kucaklamaya geliyoruz. Artık CHP devlet partisi olarak değil, toplum ve halk partisi olarak anlaşılmalıdır.’ (…) 15 Şubat 1993’te CHP Genel Başkan ve Grup danışmanı ve de Araştırma Merkezi direktörü olarak işe başladım. Fakat görevim, başlamadan bitmişti. Zira rahmetli dostum Uğur Mumcu’nun 24 Ocak 1993’te menfurca katledilmesinden sonra Baykal, bu cinayete gösterilen kitlesel tepkilere bakarak, CHP’nin kendini yenilemeye ihtiyacı olmadığına karar vermişti.”
 (Zaman, 26 Nisan 2008)


“Laik kabarma” üzerinden iktidar hayali

Baykal (ve CHP), dört yıldır süregelen laik aydın cinayetlerinin oluşturduğu siyasal iklimi zirveye taşıyan Uğur Mumcu’nun cenaze törenindeki “laik kabarma”dan iktidar devşirebileceğini ummuştu fakat olmadı.

Baykal ve CHP sonraki yıllarda da aynı ata oynamaya devam etti… 28 Şubat’ta (1997) ve 27 Nisan’da (2007) yeniden umutlanıldı, fakat yine olmadı.

İşte bugünkü beton taban 20 yıl içinde böyle adım adım oluşturuldu… Şimdi partiyi katı bir ulusalcılıktan, katı bir laiklikten arındırmaya yönelik her hamle bu tabana çarpıp darmadağın oluyor.

Sol ve sosyal demokrat olduğunu söyleyen bir parti için bundan büyük çaresizlik olabilir mi?

***


‘Türkçe, Kürtçe, Arapça ve hatta Ermenice…’

Özensizliklerden, savrukluklardan, sıkıştırılmışlıklardan kaynaklanan küçük açıkları büyütmenin ve oralardan onların sahiplerine yüklenmenin kaçınılması gereken bir eleştiri biçimi olduğuna inanıyorum… O nedenle de haberlerdeki, makalelerdeki, konuşmalardaki dil sürçmelerini hiçbir zaman sorun etmiyorum… Hata ve dil sürçmesi “insaf artık” dedirtecek türden olduğunda dahi bunları görmezden gelmeyi tercih ediyor, “içerik” ve “anlam” üzerinde yoğunlaşma yönündeki kararlılığımdan vazgeçmiyorum.

Fakat bazı dil ve kalem sürçmeleri (“kalem sürçmesi”ni dil sürçmesinin yazıya dökülmüş versiyonu anlamında kullanıyorum) o kadar masum olmayabiliyor…

Beynin gizlediğini dilin fâş ettiği (lapsus) böyle durumları yukarıda ifade ettiğim “maddi hatalar ve dil sürçmeleri”nin dışında değerlendiriyor, onları deşmek gereğini duyuyorum.


“Hatta Ermenice…”

Bu türden bir dil sürçmesine Habertürk televizyonunun 9 nisan tarihli 19:00 ana haber bülteninde rastladım.

Sunucu Ece Üner, Adana’dan hoş bir haber veriyordu… Adana Emniyet Müdürlüğü, Adana’ya göçle gelen Türk, Ermeni, Kürt ve Arap ailelerin çocuklarından 95 kişilik bir koro oluşturmuştu. Emniyet Müdürü Ahmet Zeki Gürkan, koronun adını (“Biz Ebruyuz”) açıklarken, “Hepsi farklı yerlerden göçle gelmiş, farklı renkler kaynaştığı için Ebru adını verdik” diyordu…

Kısacası, güzel, anlamlı, insana iyi gelen bir haberdi… Haberde, koronun şarkılarını sadece Türkçe olarak okumayacağına dair bir bilgi de vardı. Üner, o bölümü, “Koro şarkılarını Türkçe, Kürtçe, Arapça ve hatta Ermenice dillerinde seslendirecek” diye sundu.

Ece Üner’i dinlerken aklıma Başbakan Erdoğan’ın “yaradılanı yaradandan ötürü sevdiğini”anlatırken kullandığı, “Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla, Lazıyla, Çerkesiyle, Boşnağıyla…” diye giden ve bir türlü “Ermenisiyle, Rumuyla, Yahudisiyle”ye varamayan kalıp geldi aklıma…

Gerek Erdoğan’ın gerekse de Ece Üner’in sözlerinde bilinçli bir dışlamanın olmadığına samimiyetle inanıyorum. Fakat zihinlerinin bir yerlerine gizlenmiş bir şey var, o ortaya çıkıyor ve onları böyle konuşturuyor.

Ben, Başbakan’ın Türkiye’nin gayrımüslim vatandaşlarını da bu kalıba dâhil ettiğini iki kez duydum, fakat sadece iki kez… Biraz da buna dayanarak, Başbakan’ın aslında kendisini buna zorladığını fakat nadiren kendisine söz geçirebildiğini hissediyorum.

Ece Üner’in de, eminim söyler söylemez fark edip pişman olduğu cümlesiyle ilgili olarak kendi kendine“ben bu cümleyi nasıl kurdum” diye sorduğunu düşünüyorum.

Bazı şeyler ne kadar köklü…

 

Alper GÖRMÜŞ/Taraf GAZETESİ

Reklamlar