Etiketler

, , , ,

Âkiller ManifestosuBarışı konuşurken bile çevremize nefret saçmayı başaran bir toplum olmamızın kaynağını tam olarak bilemiyorum. Lakin bildiğim bir şey var ki, biz bu konuştuğumuz şiddet diline aslında yabancıyız. Biz bu dili konuşsak da, bu dil bizi konuşmuyor. 1 Aralık 2005’te şöyle yazmışım:
İnsan dili konuşmaz, dil insanı konuşur der, filozof Martin Heidegger.

Dil insanı anlatır; insanın iyilerini, kötülerini, güzellerini ve çirkinliklerini. Lisan değildir, burada bahsedilen. Bir yaşam kurgusunun kelimelerle anlatılışı, bir hayat algısının ifade ediliş biçimidir. Bu bakışla devletkavramı şefkatli, kollayıcı bir baba vasfı da taşıyabilir, baskıcı yola getirici ve korkutucu bir üst otorite işlevi de.Şiddet insan varlığını yok ederek, onu anlamsız kılan bir eylemi de anlatabilir, bir işgale karşı direniş söz konusu olduğunda, anlamlı bir varoluşu da. Kavram değil, içeriktir esas olan.

Doğrudur, konuştuğumuz dil bizi anlatır. Türkçe, İngilizce, Fransızca, Arapça olması fark etmeksizin. Dilin ne konuştuğunu farklı harflerden oluşup oluşmadığı değil, ne demek istediği ifade eder. Barış kavramını peace, pace, pax ya da paix olarak seslendirebiliriz, fark etmez. Bir Avrupalı’nın barış kavramım kullanırken algıladığı şeyle, bir Afrikalı’nın, bir Çinli’nin ya da bir Hintli’nin algıladığı şeyin farklılığı anlamlıdır. Kaldı ki, aynı lisanı konuşan insanların bile farklı dili konuşmaları mümkünür. Birilerinin barışı, diğerlerinin savaşı halini alabilir. Sözcük değil, algılanandır esas olan.

Ölüm bazı kültürlerde bir bitiş, başka bazı kültürlerde yeniden başlangıçtır. Çile bazılarına göre nedensiz bir azap, bazılarına göreyse anlamlı bir imtihandır. Yeryüzü farklı inanışlarda bir cehennem ya da bir cennet olarak tasvir edilebilir. Bu nedenledir ki dil, kültürün bir aracı olarak değil, kültür tarafından imal edilen bir üründür aslında. Söz söylenmeden önce pişer, mamul hale gelir. İçine ne katıldığı ise, hangi mutfakta piştiğiyle ilişkilidir. Söylenen değil, söyletendir esas olan.

Dil, yalnızca kelimelerle ifade edilmez. Davranışlar da dilin araçlarıdır. Bu bakışla terör de, şiddet de, hoşgörü de, sevgi de bazı insanların kendilerini ifade etme biçimleridir. Koşullar kendi kültürünü, kültür kendi dilini kurgular. Refah içinde yaşayan, demokratik ve gelişmiş toplumlarda hümanizmin dilinin daha gelişkin olması, diğerlerinin kültürsüzlüğünden ya da değersizliğinden değil, içinde yaşadıkları dünyanın suskunluğundan kaynaklanır. Mahkum oldukları kültür, egemen dünyada geçerliliği olabilecek bir dil üretmelerine engel oluşturduğundan, bulup üretebildikleri en işlevsel dil şiddet olanların söyleyecek fazla sözü olmasa da olur. Konuşan değil, dinletendir esas olan.

“Dil bizim yuvamızdır, orayı yurt tutarız” der, yine Heidegger. Ürettiğimiz dil yuvamızın da nasıl bir ruh haline sahip olacağını gösterir. Huzurlu bir yuvada eşitsizliklerin, adaletsizliklerin, nefretlerin olmaması gerekir. Herkesin kendi özgün kimliği ve kişiliğiyle, onları ifade edebilerek varolması sağlam bir yuvanın temelidir. Kimlik parçalayıcı ve ayrıştırıcı bir unsur olarak ciddi bir tehlike kaynağı da olabilir, birleştirici ve yapıştırıcı bir unsur olarak bir kardeşlik kaynağı da.Dağıtan değil, birleştirendir esas olan.
Kullandığımız dilin bizi yansıttığını iyi bilmek bir vasıftır. Bu yansıma yalnızca siyasi, ilahi ya da iktisadi çıkarların değil, aynı zamanda ahlaki vasıfların da uzantısıdır. Sorumluluk gerektirir. İnsani duyarlılıklara ihtiyaç gösterir. Kin ve öfke kusmak da, sevgi ve huzur saçmak da bizim elimizdedir. Zira dil değil, söyleyendir esas olan. 

 Deniz Ülke Arıboğan

Reklamlar