Etiketler

, ,

Ekrem DumanlıKürt sorununun çözülebilmesi için hemen her kesim fedakârlık yapıyor.  Hükümet, muhalefet, sivil toplum…

Böyle de yapmak gerekiyor. Onlarca senedir kanayan yarayı durduracaksa, herkes kan kusup kızılcık şerbeti içtim demeye razı. Yeter ki bir ‘çözüm’ yolu bulunsun, silahlar sussun; ve bütün bunlar yaşanırken bu ülke bölünmesin, parçalanmasın. Ne var ki ‘sürece destek’ meselesinin çok boyutlu ele alınması, akıl ve iradeleri esir alacak bir çizgiye kaymaması gerekiyor. Sonuçta insan faktörü üzerine kurulu bir vetireden bahsediyoruz. Üstelik meselenin bir de uluslararası güç dengesi bakımından hassas bir terazide tartılmayı hak eden yanı var. ‘Vahyile müeyyed, edille ile mukayyet’ bir konu değil ki üzerinde fikir sancısı çekmek suç olsun. Tam da bu nedenle hiçbir art niyet taşımaksızın itiraz maksatlı şerhlere, yapılacak olumlu tekliflere ihtiyaç duyulmaktadır.

Tam tersini düşünün bir de. Meseleye kutsanmış bir süreçmiş gibi bakılınca gerekli tadil ve tamir nasıl yapılabilir? Maalesef tefekkür mahfillerinde kesif bir düşünce tembelliği yaşanıyor. Bazıları fikir üretmeyi başkasına emanet edip tatile çıkmış sanki. Hemen her konuda bir algı çabası oluşturuluyor. Ve insanlara iki seçenek bırakılıyor: Ya ‘karşıt’ sayılıp ‘çaşıt’ muamelesi göreceksin; ya da hazrol vaziyetinde bekler gibi bir role soyunacak her şeye ‘evet’ diyeceksin. Bu ikisinin ortası yok mudur? Vardır aslında. Olmalıdır da. Ancak işin içine ‘kraldan çok kralcılar’ girince (hatta ortalığı velveleye vermek için goygoycular da meydana inince) aradaki nazik ve nazenin çizginin değeri anlaşılamaz hale geliyor.

‘İmralı süreci’ne destek vermek ayrıdır; İmralı’da ortaya konulan her şeye ‘evet’ demek ayrı. Çerçevesi doğru olan bir resmin, içinin de doğru olması elzemdir çünkü. Siz bir fert olarak ve aydın olmanın size yüklediği sorumluluğu eda ederek “Bir saniye! Genel gidişat doğru ancak şurada bir hata görüyorum.” dediğinizde -ki gördüğünüz hata da olmayabilir- üzerinize aforizma okları yağacaksa sağlıklı bir yolda yürümüyoruz demektir. Bizim basındaki hava aynen böyle. Meslektaşlarımızın bir bölümü, “süreci baltalamak” lafını öyle keskin kullanıyor ki, Demokles’in kılıcı bu ‘balta’nın yanında kör bıçak gibi etkisiz kalıyor.

Eskiler ifadenin gücünü özetlerken, “Mukteza-yı hal ve makama mutabık söylenen söz” diye bir tanım yapardı. Muhakemat yazarı; ‘unsur-u belagat’i mercek altına alırken buna iki unsur daha ekliyor: Sözü söyleyen ve sözün muhatabı. Meselenin bamteli de burada. Kim söylemiş, kime söylemiş? Yüreği insan sevgisi ve ülke muhabbetiyle çatlayacak hale gelen dostların, kardeşlerin, arkadaşların söyleyeceği her cümle bugün çok daha kıymet kazanmıştır. Dolayısıyla hemen her sözün önce zati değerine bakmak gerekir; sonra da söyleyenlerin iyi niyetli çırpınışlarına.

Üzülerek sormak zorundayım: Bazı müminlerin midesi, İslam alimleri için söylenen ağır lafları nasıl kaldırıyor? Narsist bir adama, “Stalin özentisi” dedim diye rahatsız olan bazı kardeşlerim Bediüzzaman gibi bir allameye hakaret edildiğinde ya da Fethullah Gülen gibi bir çilekeş fikir öncüsüne çirkin bir iftira yapıldığında neden rahatsız olmuyor? Nedir bu Öcalan muhabbeti? Tamam, sürece destek verelim; nitekim elimizden geldiği kadar da veriyoruz; ama bu durum bir megalomanın hezeyanlarına kulaklarımızı tıkamayı gerektirmiyor. Doğruya doğru, eğriye eğri…

Tarihe not düşülsün diye söylüyorum: Daha düne kadar Tayyip Erdoğan ve AK Parti dendiğinde tak tak kurşun sıkar gibi zehir zemberek konuşanlar, bugün Başbakan’ı kendine siper yapmaya yeltenmiş ve her meseleyi şak şak alkışlamaktadır. Bari kapalı kapılar arkasında da öyle konuşsalar. Uluslararası platformlarda sızlanışları ile Türkiye içindeki şahlanışları arasındaki fark ürkütücü. Müraîleri anlıyorum; öteden beri tıynetleri hep böyle davranmayı gerektiriyor. Tarih şahittir ki böyle kritik süreçlerde hiç kimseden korkmasan bile müraîden korkacaksın. Lakin onları tetikçi gibi kullanıp ‘eski Türkiye’nin mariz yapısından medet umanları anlamakta zorlanıyorum.

Sürecin kendi tabiatı bir kısım beklenmedik hadiselerin zuhur edebileceğini düşündürüyor insana. Allah korusun provokasyon da olur, sabotaj da. Varlığını fitne-u fesada bağlamış birileri, düşmanca hamleler yapabilir, fettan zümreler sağ gösterip sol vurmanın şehvetiyle kendinden geçebilir, yeterince fikir çilesi çekmemiş kişiler boylarını aşacak laflarla dostlarını kırıp dökebilir. Önemli değil. Nasıl olsa bir gün toz duman kalkar ve kimin sulhtan yana olduğu ortaya çıkar. Diyelim ki çıkmadı. Ne gam! Ahiretin varlığı, dünyanın varlığından daha aşikâr ve daha kati değil mi ki!

Tutanakla andıçlananlar

Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan ‘İmralı zabıtları’ ile ilgili tartışmalar devam ediyor. Kimine göre gazeteciliğin kralı yapılmış; kimine göre de büyük bir hata işlenmiş. Gazetecilerin yaklaşım çelişkilerini mercek altına almak gerekiyor; çünkü herkes gerçeğin bir yanını söyleyerek kendine bir sığınak inşa ediyor. İlke yok, mesleğin teorik ve pratik tecrübesine müracaat edilmiyor. Sızdıranların amacı belli: Süreci akamete uğratmak. Yayınlayanların aynı hesapla bu işi yaptığını düşünmek bile istemiyorum. Vahim bir durum çıkar karşımıza zira. Bu yüzden de Milliyet’in yayınlama kararı kritik bir tercih meselesi. Ancak hafta içinde Milliyet cenahından yapılan bir açıklama ile her şey altüst oldu. Önce Taraf Gazetesi’nden iki yazar (Mehmet Baransu ve Emre Uslu) tutanaklarda başka kişilerin de adının geçtiğini; buna rağmen o isimlerin ayıklandığını iddia etti. Sonra Milliyet Ankara Temsilcisi Fikret Bila, bunu bir canlı yayında kabul etti. Eyvah ki ne eyvah! ‘İmralı zabıtları’ diye manşet yapılan ve büyük bir kısmı itibarıyla mağrur palavralardan oluşan nutuklar Milliyet’te redakte edilirken bazı isimler spot yapılıp öne çıkarılmış, bazılarının ismi ise buharlaşmış. Korkunç!

Milliyet’in ‘zabıtlar’ı haber yapması gazetecilik açısından tabii ki tartışılır. Daha düne kadar devletin güvenlik güçleri tarafından ele geçirilmiş, savcılığa resmi yollarla ulaştırılmış, mahkemeye intikal ettirilmiş, mahkeme heyeti tarafından iddianamesi kabul edilmiş ve sanık avukatlarına iletilmiş belgeleri bile yayınlamayan bir gazetecilik zihniyeti var karşımızda. Her neyse. Mahkemeye intikal etmiş belge ile örgüt üyelerinin ‘önderlik’ ile yaptığı görüşme sırasında tutulan notlar aynı değil aslında; ancak yayıncı büyük bir risk alarak ‘zabıt’ manşeti atmıştı. Artık o noktadan sonra yayın grubu eleştirilere karşı göstereceği dirençle büyük bir sınav verecekti.

Lakin işin mahiyeti Fikret Bey’in redakte açıklamasıyla değişti. Baransu ve Uslu ‘andıçlandık’ diyor. Ve tabii ki özür bekliyor. Aslında sadece onlar değil; daha düne kadar Milliyet’in ‘bebek katili’ diye tasvir ettiği Öcalan’ın ağzıyla hakarete maruz kalmış herkes andıçlanmış oluyor ve özür bekliyor.

PANORAMA

Kadim medya Türkiye’yi gerçekten ya bilmiyor ya da anlamıyor. Hafta içinde yapılan bir yasa değişikliğini şöyle okuyabilmek için bir hayli zorlanmış olmalılar mesela: Kaçak kurs ve cemaat okullarına hapis yok! Kaçak kurs işi biraz su götürür bir konu. Bir öğretmen bile evinin salonunda birkaç öğrencisine ders verse böyle bir suçlamayla karşılaşabilir. Peki, kaçak okul ne? Yani Milli Eğitim’den habersiz okul mu var? Varsa hangi veli gönderir? Gönderirse diploma nasıl alınır? Ah bu önyargılar, ah bu önyargılar…

‘İmralı zabıtları’nın sızıntısı dinmiyor. Nükleer atık gibi. Nitekim hafta içinde bir BDP milletvekili ‘zabıtlar’ın yayınlanmamış kısımlarını bazı muhabirlere dağıttı. Kimse yayınlamadı. Zira bu sefer zabıtlarda siyasi bir konu yoktu. Öcalan, kadın konusunda akla hayale gelmeyecek kaba saba yorumlar yapıyor, evlilik aleyhine veryansın ediyor, “namus” yerine “çekicilik” önerisinde bulunuyordu. Tamam, İmralı’daki adamın çapı bu; ama BDP’lilerin sızdırma yarışına girmelerini nasıl anlamak gerekiyor? Sanırım bu sorunun cevabı bazı karanlık noktaları aydınlatmaya yetecektir…

Bizim medyanın sol şiddete karşı duyduğu ezikliği anlatmaya kalksanız ciltler dolusu kitap yazmanız gerekir. Olabildiğince sempatik yaklaşılır eylemlere. Kan gövdeyi götürse bile hep bir kollama kalkanı altındadır sol örgütler. DHKP-C tarafından çocukları adeta esir alınan aileler dernek kurmuş, hafta içinde o dernek bir basın toplantısı yaptı. Anneler, babalar, kardeşler gözyaşı döktü, yardım istedi. Bazı gazetelerde tek satır yok, bazı TV’lerde tek kare haber olmadığı gibi… Neden acaba? e.dumanli@zaman.com.tr

Reklamlar