Etiketler

,

dücane cündioðlu8 Haziran 2008

فأما الفتوا فقد قام بها جماعة و لا يخلو بلد من جملة الفروض المهملة و لا يلتفت الفقهاء اليها، و أقربها الطبّ. إذ لا يوجد في أكسر البلاد طبيب مسلم يجوز اعتماد شهادته فيما يعول فيه علي قول الطبيب شرعاً، و لا يرغب أحد من الفقهاء في الاشتغال به.

Bu sözler XI-XII. asırda yaşamış bir İslam alimine ait. İmam Gazali’ye (öl. 1111).

İhmal edilen ilimlerin başında Tıb gelir. Nitekim ülkenin birçok yerinde, hem de dinen bir hekimin  görüşüne başvurulmasını gerektiren durumlarda tanıklığına güvenilebilecek bir müslüman hekim bile bulunmamakta. Hâl böyleyken yine de hukukçular arasından kendisine uğraş alanı olarak Tıb İlmi’ni seçen bir Allahın kulu bile çıkmaz.

TIPArtık günümüzde yeter sayıda “müslüman hekim” de var. Belki sadece “namaz kılan” nitelemesiyle yetinmek gerekirdi. Çünkü günümüzde dindarlık sözcüğü, bir bilinç durumundan, çok bir cepheleşmeyi imliyor. En azından kültürel bir değeri yok.
Bina deyince cami’yi anlayan bir dindarlık günümüzün dindarlığı. Kendine özgü bir mekan kavrayışı bile yok. Ne de adımlarında böyle bir arayışın ızdırabı, küçücük vicdani bir alameti.
Adı olan, kendi olmayan bir şey gelene. Süreklilik duygumuzu kaybettik çünkü. Tarihimizi. Hafızamızı.
Bu yüzden ecdad ecdad yüceltmeleriyle şişinip duruyoruz, ortada şişinecek neyin olup olmadığını dahi bilmeden.
Tarih yok, çünkü bellek yok.
Bellek yok, çünkü mekanda ve zamanda süreklilik duygusu yok.
Bellek demek, muhayyile demektir. Hayal edemeyenlerin belleği olmadığı gibi, belleği zayıf olanların hayalleri de güçlü olmaz!
Şehristani (öl. 1153) gibi bir alim, bakınız asırlar öncesinden ne diyor:
Yunanlılar tabiatlardan hareketle hüküm verirken, Hintlilerden bir grup, (o tabiatlara has) özelliklerden hareketle hüküm vermektedirler. Hindlilerin tıbbı da böyledir, onlar ilaçların tabiatına değil, özelliklerine itibar etmektedirler. Ancak Yunanlılar bu hususta onlara muhaliftirler.

Tabiat ne, özellikleri (hassaları) ne, anlayan beri gelsin!

Batı tıbbının kökeninde doğayı zabt u rabt alma iradesi vardır. Doğu ise çokluğun çeşitliliğine salmıştır kendisini. Kesinliği değil, farklılığı önemser. Mucizeye inanır çünkü.

Bu yüzden olsa gerek, Kutbuddin Şirazi’nin İbn Sina’nın el-Kanun fi’t-Tıb adlı eserine yazdığı şerhte şöyle bir kayıt vardır:

Tıp madumdu onu Hipokrat buldu.
Ölüydü onu Galen diriltti.
Kördü onun gözlerini Huneyn açtı.
Dağınıktı, onu İbn Zekeriyya topladı.
Şayet “Eksikti, onu İbn Sina kemaline erdirdi” denilseydi, bu pek doğru olmazdı.

* * *

Doktorlar umumiyetle tıp tarihini pek bilmezler. Çünkü önemsemezler. Merak da etmezler.

Neymiş, tıbbın tarihiymiş?
Tıbbın kendisi varken, niçin bir de tarihi?
En nihayet, eskimiş, yalan yanlış, geçersiz bilgilerle dolu değil midir tıp tarihi?
Tıp tarihiyle tıp tarihçileri uğraşırlar, uğraşsınlar, biz işimize bakalım.
İşimiz?
Hastalar ve hastalıklar yani.
İşte size, sıradan, yani kültürsüz, hoş ve boş bir doktorun muhakeme düzeyi!
İşini bilir bir doktorun.
Sadece işini, bir tek işini bilen, bilmek isteyen bir teknikerin.
Bir uzmanın.
Bir et, bir kemik, bir sinir uzmanının.
Bir tıp makineleri bakıcısının.
Bir ilaç isimleri hafızının.
Bir vizite hesap makinesinin.
Ülkemiz sözkonusu olunca, tıp tarihçilerinin de işlerini iyi yaptıklarını söyleyemeyiz ne yazık ki.
Mevcut tıp tarihi kitaplarına bakınız, tıp fakültelerinde okutulan tıp tarihi kitaplarına, ders kitaplarına, inanınız, içlerinde eli yüzü düzgün, konuların hakkını vermiş, tıbb-ı kadim’in (klasik, hatta modern tıbbın) muhtevasını ve felsefesini kavramış, hiç değilse Hipokrat, Galen gibi kadim ustaları açıklıkla ve ciddi birkaç satırla anlatan, tasvir ve tahlil eden, tavsiyeye şayan bir tek tıp tarihi kitabı gösterilemez.
Piyasadakilerin hepsi de alelacele hazırlanmış el kitapları. Doktor adaylarının göz ucuyla bakmaları için hazırlanmış şişirme kitaplar.
Evet, şişirme, yani bayat, yani basit, yani yanlış ve tembelce. İsteksizce. Gönülsüzce.
Şişirme. Bir tek istisnası yoktur. Gösterilemez.
Rahmetli Ali Haydar Bayat’ın Tıp Tarihi’ni bir istisna olarak kaydetmek isterdim ama ne yazık ki bu gayretli tıp tarihçisinin ders kitabı da bakışlarını tıbbın özüne çevirememiştir.
Süheyl Ünver, Feridun Nafiz Uzluk gibi tıp tarihi ustalarının dikkatlerini sürdürmek için elinden geleni yapmışsa da bu gayretli hoca, ellerini tıbb-ı kadimi yeterince kavrayacak ölçüde açamamıştır, tıbbı hikmetin bir parçası kılan özü açıklayamamıştır. Hekimi aynı zamanda hakîm olmak zorunda bırakan o bilgeliğin özünü…
Sorunun isteksizlik olduğunu söyleyemem, sadece yetersizlik. Dolayısıyla bilgisizlik.
Tıp tarihi kitaplarının kaynakçalarıyla muhtevaları arasındaki dengesizlik de cabası. Kaynakçaları birer süs. Okunmadan, kavranmadan kitapların sonuna iliştirilmiş birer nazarlık boncuğu.
Tıp ile tarihi arasındaki ilişkinin hâli işte bu. Tıp ile tarihi, yani tabip ile tarihi arasındaki ilişkinin…
Galen’in ünlü bir risalesi vardır, doktorların aynı zamanrda birer filozof olmaları gerektiğine dair, her hekimin hakîmde olması gerektiğine dair.
Tıp hikmetin bir parçasıdır; en önemli parçası hem de.
Felsefesi olmayan bir tıp bilgisi felâketlere yol açar. Zaten açmakta da.
Felsefesi olmayan bir tıp, hikmetin uzağına düşmüş bir tıp. Teknikerlerin, uzmanların elinde bir zenaate dönüşmüş bir tıp.
Tarih tekerrür ediyor. Malum a, eskiden cerrahlar tabip kabul edilmez, sadece birer zenaatçı olarak kabul edilirlerdi. Şimdiyse doktorların tümü birer zenaatkâra dönüşmüş durumda. Cerrahlık daha revaçta. Daha muteber. Daha can kurtarıcı gibi. Öyle görünüyor. Teşhisi makineler yapıyor.
Teşhis, yani rakamlar. Tedavi, yani ameliyathane.
Masabaşı muayenesi ne ki, kolaysa gel de ameliyathaneye gir, filan…
Bıçağın zaferi. Biraz reçetenin zaferi. Hep vizite’nin zaferi.

Sinan Paşa (öl. 1486) gibi ciddi bir devlet adamı, kendi devrinin tabipleri hakkında konuşmaktan çok bugünü anlatıyor gibidir:

Ekser tabibe ve müneccime inanmak olmaz, ve onlara itikad edip sözlerine dayanmak olmaz. Şafi Allah’tır, itikad ona gerek; ve müsebbib’ul-esbab oldur, itimad ona gerek. Şimdi tabib deyulenlerin çoğu birkaç alamatı bilir, bakisini bilmez. Ve müneccim sayılanların ekseri birkaç vaz’ı görür, kalanını görmez. Ol sebebdendir ki onun ilacında hatb u zelel (!) olur ve bunun ihbarında kizb u halel olur. Tabibe ilac ettirip dahi Allah’a ısmarlamak gerek, belki tabibe ilac ettirmemek gerek. Tab’ı kendi hali üzre komak yeğ olur. Nagah bu cahil tabibin ilacıyla mizac bozulur.

Yani cahil doktorun ilacıyla bedenin itidalini bozmaktansa, doğayı kendi haline bırakmak yeğdir, demek ister Paşa. Pek haksız sayılır mı, istatistikler karar versin!

Dilerseniz, şimdi de Farabi’ye kulak verelim:

فإنّ الأطباء يسمّون أنفسهم أيضاً من الحواص؛
إمّا لأنّهم كانوا يتقلّدون تدبير المرضي المدنفين،
وإمّا لأن صناعتهم تشارك العلم الطبيعي من الفلسفة،
و إمّا لأنّهم يحتاجون إلي أن يستقصوا تعقيب ما هو في صناعتهم من بادئ الرأي أكسر من سائر الصناعت للخطر و الضرر الذي لا يؤمَن علي الناس من أقلّ خطأ يكون منهم،
و إمّا لأنّ صناعة الطبّ تستخدم صنائع كثيرة من الصنائع العملية مثل صناعة الطبخ و الحرد و بالجملة الصنائع النافعة من صحة الإنسان. و في جميع هذه شبه من الفلسفة بوجه ما.

Tabibler de kendilerini seçkinlerden sayarlar. Bunun birkaç nedeni vardır:

1. Hastaların yönetimini üstlerine almaları.

2. Tıp Sanatı’nın Felsefi bilimlerden Doğa Bilimi’ne dahil olması.

3. En küçük hataları sebebiyle insanların başlarına gelebilecek tehlike ve zarar yüzünden, ilk bakışta görünenleri kendi sanatlarında derinden kavramaya diğer sanat erbabından daha çok ihtiyaç duymaları.

4. Tıp sanatının kalaycılık gibi pratik sanatları, özetle insan sağlığında faydalı sanatları kullanıyor olması.

Farabi, asırlar öncesinden tabiplerin seçkinlik taleplerine işaret eder böylelikle, ve onların gerekçelerine pek iltifat etmiş görünmez.
Doktorlar böyle, peki müzisyenler farklı mı? Ya da mimarlar?
Hayır, umumiyetle sanatçıların veya zenaatçıların hâli böyledir. Tabii olan belki de budur. Kısaca, déformation professionnelle.
Mesleklerini icra ederler, ama icra ettikleri mesleğin tarihini merak etmezler. Yaptıkları kadarını bilmek zorundadırlar, ya da yapacakları kadarını. Oysa hikmet ve/veya felsefe yaşama ilişkin derinlikli kavrayışın adıdır.

Hekim hakîm olmalı ki insanın iskeletini tanıdığı kadar onun özünü de tanısın, tanıyabilsin, tanıma imkânı bulsun. Hastasının klinik verilerine değer atfettiği kadar, bakışlarındaki hüzne de değer atfetsin.

Kimbilir belki bu sayede bir gün o hüzünlü bakışlarda, hasta bakışlarda, hastalıklı bakışlarda kendi özünü de görebilir, tıbbın özünü, hekimliğin, hikmetin özünü, insanın, insanlığın özünü. Hz. İnsan’ın özünü.
Zavallı tıp, felsefesiz, hikmetsiz, ruhsuz.
Tedaviye muhtaç.
Tıb ve Tabib.
Evet, sağlığa muhtaç.
 
Hekim ve Hakîm.
Zavallı tıp, bir felsefesi bile yok!
Reklamlar