Etiketler

, , ,

İbrahim Sediyani“Çocuklarımız, babalarının gururlarının kırıldığını ve yenildiklerini gördüler. Bizim savaşçılarımız utandırıldı… Son günlerimizi nerede geçireceğimiz önemli değil. Zaten bunlar çok değil. Birkaç yıl daha, birkaç kış daha ve büyük kabilelerin, bir zamanlar bu toprakta yaşayan veya küçük gruplar halinde ormanlarda dolaşan hiçbir çocuğu atalarının mezarlarında yas tutmak için kalmayacak; bir zamanlar sizinkiler gibi kuvvetli ve umut doluyken… Benim halkım yok oldu, ama halklar insanlardan oluşur, başka bir şeyden değil. İnsanlar denizin dalgaları gibi gelir giderler. Sizler de kaderinizi değiştiremeyeceksiniz. Belki de kardeşiz. Göreceğiz.”

Kızılderili reisi Seattle

    Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılıp 29 Ekim 1923 tarihinde yeni bir devletin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, Müslüman tebaada “iki büyük kırılma” meydana getirdi ve bu, son yüz yıllık yakın tarihimizin en büyük “iki travması” oldu:

1 – İslamî esasları eksen alan bir yönetim anlayışından laik / ğayr-i İslamî bir yönetim biçimine geçildi. Elbette ki geçmiş dönemdeki İslamî yönetimin mutlak mânâda kâmil bir İslamî yönetim olup olmadığı tartışılabilir; ancak sonuçta İslamî bir nizam vardı ve bunun başında da tüm İslam dünyasının bağlı bulunduğu bir Halife bulunuyordu. Fakat yeni rejim Halifelik kurumunu ve onunla birlikte İslamî tüm değerleri devlet yönetiminden uzaklaştırdı.

2 – “İslam milleti” olgusu yerine “Türk milleti” olgusu yerleştirildi ve ülkede yaşayan Kürt, Laz, Çerkes, Arap, Gürcü, Rum, Ermenî, tüm kavmî kimlik ve renklere karşı savaş açıldı. Bilhassa ülkedeki en büyük kavmî unsur olan Kürtler için, tarihlerinin en sancılı dönemi başlıyordu. Bundan böyle “Anasır-ı İslam” değil “Yüce Türk Milleti” vardı ve üstelik ülkede yaşayan herkes “Türk”tü, olmak zorundaydı.

Yeni kurulan rejim, “iki temel fobi” üzerine bina edilmişti: İslam düşmanlığı ve Kürt düşmanlığı.

1000 YILLIK KIRILMA: ÜMMET’TEN ULUS’A VE İSLAM KARDEŞLİĞİ’NDEN TÜRK ŞOVENİZMİ’NE

Mustafa Kamâl Atatürk, daha İslamî terimleri alabildiğince kullandığı ve dîni siyasete alet ettiği 1907 yılında, Selanik’te Bulgar Türkolog İ. Marolow ile konuşurken şunları söylüyordu:

     “Bir gün gelecek, hayâl zannettiğiniz bütün bu inkılapları başaracağım. Mensup olduğum millet bana inanacaktır. Saltanat yıkılmalıdır. Devlet yapısı mütecanis bir unsura dayanmalıdır. Dîn ve devlet birbirinden ayrılmalı, Doğu uygarlığından benliğimizi sıyırarak, Batı uygarlığına aktarmalıyız. Yeni bir sosyal nizam kurmalıyız. Batı uygarlığına girebilmemize engel olan yazıyı atarak, Latin kökünden bir alfabe seçmeli, kılık kıyafetimize kadar her şe­yimizde Batılılar’a uymalıyız. Emin olunuz ki, bunların hepsi bir gün olacaktır.” (1)

M. Kamâl, bu sözleri söylerken Osmanlı ordusunda bir su­baydır sadece. Daha aradan onbeş yıl geçmeden söylenilenlerin birer birer gerçekleştirildiğini görüyoruz:

– Saltanat kaldırılıyor. (1 Kasım 1922)

– Cumhuriyet ilân edi­liyor. (29 Ekim 1923)

– Şer’îye ve Evkaf vekillikleri kaldırılıyor. (3 Mart 1924; 429 sayılı kanun)

– Halifelik kaldırılıyor. (3 Mart 1924; 431 sayılı kanun)

– Tevhîd-i Tedrisat Kanunu çıkarılıyor. (3 Mart 1924; 431 sayılı kanun)

Bunları müteakiben, sırasıyla şunlar yapılıyor:

– Şapka giymeyi mecburî kılan kanun.

– Bin yıldır kullanılan Arap Alfabesi’nin atılıp Latin Alfabesi’nin getirilmesi.

– İslamî giyim tarzının yasaklanması, Müslümanlar’ın giydiği kıyafetlere yasak konulması.

– Takvimin değiştirilmesi.

– Ölçülerin değiştirilmesi.

– Soyadı kanunu. (2)

M. Kamâl Atatürk, insanları ve kâinatı Allâh’ın yarattığına inanmıyordu. M. Kamâl’ın “yaratılış” hakkındaki düşüncesi şöyleydi:

“Natür, insanları türetti, onları kendine taptırdı da. Ancak in­sanların dünyada yaşayabilmeleri için, onların tabiata egemenliğini de şart kıldı. Tabiata egemen olmasını bilemeyen ya­ratıklar, varlıklarını koruyamamışlardır. Tabiat onları kendi unsurları içinde ezmekten, boğmaktan, yok etmekten ve et­tirmekten cüda çekinmemiştir.

     İnsanlar sulardan çıktıkları için önce ilk ceddimiz balıktır. İşler daha ilerledikçe o insanlar, pramat zümresinden türediler. Biz maymunuz, düşüncelerimiz insandır.”(3)

M. Kamâl Atatürk’ün yaratılış ve insan hakkındaki düşünceleri böyle olduğu için, Qûr’ân âyetlerinin Allâh tarafından gönderildiğine de inanmıyordu. Atatürk’ün Tevrat, İncil ve Qûr’an hakkındaki düşünceleri:

“Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz ilhâmlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen, içinde ya­şadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de mil­letler tarihinin binbir faciâ ve ıztırâb kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir.” (4)

M. Kamâl Atatürk’e en yakın olan şahîdlerden biri, kendisine 12 yıl “uşaklık” yapmış olan Cemal Granda’dır. Cemal Granda, M. Kemal Atatürk’ün yaşantısını şöyle anlatır:

     “Atatürk Harbiye’de okurken, abdestsiz olarak toptan na­maza giderlermiş. Orduya katıldıktan sonra da cepheden cephe­ye koşmaktan, namaz kılmaya vakit bulamamış. Cumhuriyet’in ilânından sonra dîn ve devlet işlerini birbirinden ayırınca rahat bir nefes almıştı. Laikliği çevresindekilere de aşılamayı başar­mıştı. Benim yanında bulunduğum süre içinde hiç namaz kıl­madı. Oruç da tutmadı. Ramazan aylarında içki içerdi, fakat Kadir ge­cesi ağzına katresini koymazdı. Kadir geceleri sofra bile kur­durmazdı. Saygısı büyüktü.” (4)

Kadir gecelerinde içki sofrası kurdurtmayacak kadar İslam’a saygılı (!) olan M. Kamâl Atatürk’ün dîn ve devlet idaresi hakkında görüşleri:

“Artık Türkiye, dîn ve Şer’îât oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar. Hilafet, zamanımızda artık yeri olmayan, mazinin bir ef­sanesinden ibarettir. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dîni yoktur. Devlet idaresin­de bütün kanunlar, nizamlar, ilmin muasır medeniyete temin et­tiği esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir. Dîn telakkisi vicdanî olduğundan, Cumhuriyet, dîn fikir­lerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı, mil­letimiz muasır terakkisinde başlıca muvaffakiyet âmili görür.” (6)

Osmanlı’nın parçalanan topraklarının bir bölümünde kurulan laik Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran düşünce, işte buydu.

M. Kamâl Atatürk’ün “Allâh inancı” ile ilgili şu söyledikleri ise, kendi zamanında, 1933 yılında bizzat okullarda öğrencilere okutulan “Tarih” dersi kitaplarındaki “II. Orta Zamanlar”bölümünde yer almıştır. Ki tek parti diktatörlüğü döneminde okullarda çocuklara okutulan bu satırlar, bizzat Atatürk’ün kendi el yazısıyla kaleme alınmış, “Tarih I” ders kitabının 122. ve 123. sayfalarında yer almıştır:

“Masum ve cahil insanları yüzlerce Allah’a taptırmak veya Allahlar’ı, muayyen gruplara toplamak ve en nihayet bir Allah kabul etmek, siyasetin doğurduğu neticelerdir.” (7)

M. Kamâl Atatürk’ün Peygamber Efendimiz Hz. Mûhâmmed (saw) hakkındaki görüşleri de yine kendi el yazısıyla şöyledir:

“Muhammed’in Peygamberliği: Muhammed’in Peygamberlik vazifesinin nasıl başladığını izah etmek en nazik ve en müşkil meseledir. Muhammed’in bir melek ile ve Allah ile hakikaten konuşmuş olduğu kanaatinde bulunanlar olduğu gibi, Muhammed’in isteyerek böyle söylediğini de ileri sürenler ol­muştur. Bu faraziyeleri bir tarafa bırakmak ve meseleyi ilim ve mantık çerçevesi içinde mütalâa etmek daha doğru olur. Kur’ân’da öğrendiğimize göre, Muhammed hiç değişmeden ya­şamış bir insan değildi. O da hayat ve hadiselerin zaruri icapları karşısında adetâ her gün değişmişti. Muhammed, iptida ‘Allah’ın Resulüyüm’ diyerek ortaya çıkmamıştır, bunu dü­şünmemiştir. Bu düşünce, senelerce mücadele ettikten ve fikirlerini neşreyledikten sonra kendisinde hasıl olmuştur.” (8)

Allâh-û Teâlâ’dan Resûlullâh (saw)’a inzal olan ilâhî vahiy hakkındaki düşünce ve inancını laik TC devletinin kurucusu M. Kamâl Atatürk, kâtibine şöyle yazdırmıştı:

     “Muhammed’in Peygamberliğinin başlangıcına dair birçok eski rivayetler vardır. Bunlar artık efsanelere karışmıştır. Ha­kikatte Peygamberin ilk söylediği Kur’ân ayetinin ne olduğu malum ve belki de mazbut değildi. Kur’ân sûreleri açık semada peyda olmuş bir şimşek gibi günün birinde birden bire bir ta­raftan inmiş değillerdir. Muhammed’in beyan ettiği sureler uzun bir devirde dinî tefekkürlerinin mahsulü olmuştur. Muhammed bu surelere birçok çalıştıktan ve tetkikler yaptıktan sonra edebî bir şekil vermiştir. Mamafih kendisini tahrik eden batınî âmilin yukarıda söylediğimiz gibi tabiatın üstünde bir vücut olduğuna kani idi. Muhammed’i harekete geçiren bu âmil, samimi he­yecanlar olmuştur. Muhammed daha sonra irticalen dinî hi­tabede bulunan bir vaiz oldu. Vaizlikten nebiliğe, nebilikten de nihayet Allah’ın Resulü haline geçti.” (9)

Taşıdıkları bu materyalist ve ateist düşünce yapısına rağmen, Mustafa Kamâl ve arkadaşlarının Kurtuluş Savaşı süresince söylem olarak İslam kardeşliğini, birliğini ve halifelik makamının birleştiriciliğini sıklıkla dile getirdikleri, tarihî bir vakıâdır. Modern Türkiye’nin kuruluşunda Kurtuluş Savaşı yönetici kadrolarının, ülkenin en kalabalık ve yerleşik halkı olan Kürtler’in desteğini kazanmak için gösterdikleri çabalar da açıktır. Kürtler,I. Dünya Savaşı süresince Türkler’le birlikte omuz omuza savaşarak ülkenin kurtarılması için hiçbir fedakârlıktan kaçınmadılar. Cumhuriyet’in kuruluşuna da can-ı gönülden destek verdiler. (10)

Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 70’in üzerinde Kürt milletvekili vardı. Ancak 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilân edilmesinden sonra “bir şeylerin” değişmeye başladığı ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı anlaşılmaya başlandı. Huzursuzluklar artıyordu.

İslamî hassasiyeti yüksek olan Kürt aydınlarının büyük bir kısmı padişâhlığın kaldırılmasına tepki duymadı; çünkü padişâhlık kaldırılmasına rağmen hilafet devam etmekteydi ve dînî açıdan da esas olan padişâhlık değil hilafet makamıydı. Hatta birçok kişi zaten öteden beri saltanat rejimiyle sorunlu olduklarından Cumhuriyet’i asıl İslamî yönetim şekli olarak düşünüyordu. Yeni Cumhuriyet’in İslam ve dolayısıyla da Şer’iât yasaları ile ilgili fikirleri ve yaptığı değişikler, çıkardığı yeni kanunlar topluma yansıdıkça durum anlaşılmaya başlandı. Yeni Cumhuriyet’in en önemli “yeni anlayışı”, bin yıldan uzun bir süredir birlikte yaşanılan“Ümmet” (Anasır-ı İslam) anlayışından “Ulus” (Türk Ulusu) anlayışına geçilmesi ve bu doğrultuda siyasî değişiklikler yapılmasıydı. (11)

Osmanlı İmparatorluğu’nun fiilen sona ermesi ve fiilî sömürgeciliğin zayıflamasıyla birlikte“Ulusalcılık” (Nasyonalizm) fikri, “ulus devletler” biçiminde yaşama aktarılmaya başlandı. “Ulus devlet”, tek kavmi içeren bir devlet modelini çağrıştırsa da, pratikte her kavme bir devlet hakkı tanınmadı. Dolayısıyla ulus devletler, güçlü olan kavmin kültür egemenliği, diğer kavimlerin hâkim kültürün içinde eritilmesi, asimile edilmesi ve gerekirse yok sayılması esası üzerine gelişti. Böylece birçok ulus devlet, birden çok etnik unsuru kapsamasına rağmen, “tek kavmin özelliklerini esas alan tek ulus” yaratma politikasını izledi ki, bu da, ümmetin ulus devletlere bölünmesinin yanında ulus devletlerin içinde yer alan hâkim “ulus”la mâhkum “uluslar”ın çatışmasına, biribirinden uzaklaşmasına ve hatta biribirlerine karşı düşman kesilmesine yol açarak ümmetin ulus devlet içinde kalan kesitinin de yine parçalanmasına neden oldu. Yani bölünmüşlük içinde bölünmüşlük yaşandı. (12)

Ulus devletlere bölünen ümmet, büyük ölçüde ulus devletlerin “vatan” kavramına yüklediği modern anlamın olumsuz etkisi altında kaldı. Modern anlamıyla “vatan” telakkisi, inanç temelindeki ilişkileri, hâkimiyeti ve hakları “toprak” temeline indirgedi. Ulus devlet, meşrûîyetini ve hâkimiyetini sınırları belli bir toprak parçasından ve belli bir ulustan aldığı için toprağa ve ulusa bağlı iken, ümmet ise, meşrûîyetini “inanç”tan aldığı için toprağa ve tek bir ulusa bağlı değildi. (13)

Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkarak parçalanması, Anadolu’nun çeşitli yerlerinin İtilâf Devletleri’nin kontrolüne girmesi üzerine başlayan direniş hareketlerinin dînî – İslamî niteliği ortadadır. Hilafetin ve vatanın selameti için kurulanMüdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’nin kurucu kadroları çoğunlukla müftü ve müderrîslerden oluşmaktadır. Kuvva-yı Millîye hareketi ulemâ (âlimler) ve meşayîhin (şeyhler) önderliğinde bilfiil başlatılmıştır. Anadolu’nun birçok yerinde önderliğini ulemânın üstlendiği protesto mitingleri ve kurulan dernekler, Kuvva-yı Millîye hareketinin omurgasını teşkil etmiştir. İstanbul’daki tekke ve mescîdler, Anadolu’ya silâh, cephane ve insan sevkiyatında çok önemli roller üstlenmişlerdir. (14)

M. Kamâl daha sonra Samsun’a varmadan önce, İzmir’in 15 Mayıs 1919 günü Yunanlar tarafından işgali üzerine, aynı gün Denizli Müftüsü Ahmed Hulusî Efendi tarafından cihad fetvâsı ilân edildi. Yine aynı günler içerisinde “Redd-i İlhak” gibi cemiyetler ulemânın organize etmesiyle kuruldu. M. Kamâl henüz harekete geçmeden, yurdun dört bir yanında cemiyetler teşkil edilip fillî hareketler başlatıldı. Kuvva-yı Millîye’nin meşrû dayanaklarını fetvâlar teşkil ediyordu. 22 Nisan 1920’de açılan TBMM’nin ulemâ ve şeyhlerin sağladığı meşrû zeminde gerçekleştirildiği açıkır. İlk meclisin açılış töreni için Heyet-i Temsiliye adına M. Kamâl Paşa imzasıyla duyurulan metinde, açılış gününün Cuma’ya tesadüf ettirilerek bu mübarek günün bereketinden istifade edileceği, Hacı Bayram Camiî’nde nûrlu Qûr’ân ve Salat’a sığınılacağı, namazdan sonra sakal-ı şerîf ve sancak-ı şerîf (ki cihadı simgeliyordu) ile meclis binasına gidileceği, akabinde hatim indirilip Buharî-i Şerîf okunacağı, Anadolu’nun bütün camilerinde Cuma namazlarının bu esaslar dahilinde ifa edilmesi gerektiği belirtiliyordu. (15)

Birinci meclisin salt çoğunluğu İslam alimlerinden ve şeyhlerden ibaretti. M. Kamâl, Kürdistan’daki İslam alimlerine, müftülere ve şeyhlere gönderdiği mektuplarında kendisine destek istiyordu. Kürdistan’a gönderdiği bu mektuplarda hilafet şeklinin korunacağı da özellikle taahhüd ediliyordu. Celal Bayar da bu yıllarda “Galip Hoca” namıyla kendisini tanıtarak faaliyette bulunuyordu ki, ileriki dönemlerde Celal Bayar “laikleştirme” politikasında önemli roller ifa etmekten geri kalmayacaktı. M. Kamâl Ankara’da bulunduğu sıralarda, Libya’da sömürgecilere karşı direnişin simgelerinden Şeyh Senusî, Kuvva-yı Millîye’nin amaçlarını ve zorunluluğunu halka anlatmaya çalışan İrşâd Heyetleri’nin içinde M. Akif Ersoy ile beraber yer alarak faaliyet gösterdi. (16)

M. Kamâl’ın Kuvva-yı Millîye hareketinin önderliğini ele alması, dînî motiflere bolca yer vermesine bağlıdır. Öyle ki Hindistan Müslümanları bu harekete çok önemli miktarda maddî yardım sağlamışlardır. Kuvva-yı Millîye Anadolu’da alimlerin ve şeyhlerin imkânlarıyla Müslüman halk nazarında meşrûîyet kazandı. Dünya Müslümanları’nın da bu harekete yardımcı olmalarını sağlamak için meclisin ilk yılında, Ankara’da Mehmed Akif Ersoy’un ikamet ettiği evde “Dünya İslam Kongresi” yapılması kararlaştırılmıştı. Hatta 10.12.1335 sayılı Heyet-i Temsiliye kararında, “Hindistan Cemiyet-i İslamiye’si ile temas için zevat-ı mutemedenin gönderilmesinin muvafık olduğu” yer almıştı. Bu temaslar sonucunda Hindistan Müslümanları M. Kamâl Paşa’ya yüklü miktarda altın gönderdiler. (17)

Cumhuriyet’i kuran kadrolar, emellerine ulaşana kadar dîni o derece kullanıyorlardı ki,hatta M. Kamâl’ın Cumhuriyet’in ilk yıllarında hilafet riyasetini üstlenmek istediğini Kâzım Karabekir hatıralarında anlatmakta ve kendisinin bu görüşe şiddetle karşı çıktığını söylemektedir. (18)

Fakat emellerine ulaştıktan sonra gerçek yüzlerini ortaya koymuşlardır. Dr. Rıza Nur hatırâlarında, Cumhuriyet’i kuranların Lozan’daki müzakerelerde Batılı temsilcilere, ülkeye “Laiklik” getireceklerini, yakında Avrupa’dan medenî hukuku ithal edeceklerini vaad ettiklerini açıklamaktadır. (19)

Lozan Antlaşması’nın gizli tutanakları – özellikle II. Celse tutanakları – bugün dahi bilinmiyor. Ancak yürürlüğe konan kemalist politikaların niteliği, Lozan Antlaşması’nın içeriğini ortaya sermektedir. İktidarı elinde toplayan M. Kamâl, olağanüstü yetkiler toplayarak“Batılılaşma” sürecini başlattı. Tek parti rejimi Batıcı ve laik bir çizgide adım adım şekillenerek biçimlendi. Bu süreçte ulemâ ve meşayîh ile anti – kemalist kadrolar tasfiye edildiler. II. Meclis seçimlerine I. Meclis’in çoğunluğunu oluşturan ulemâ ve meşayîhten hiç kimse seçilemedi. İstiklâl Mahkemeleri, Takrîr-i Sükûn Kanunları, Müslüman halkın devrimlere olan tepkilerini yok etmek için devreye sokuldular. (20)

Türkiye’de kurulan sistem, İslam Şer’îâtı’nı tehdit ve düşman konumuna oturtup, ümmet bilincini dışlayarak ve hilafeti kaldırarak, laik batıcı Kemalizm’i, Türk ulusalcılığını, pozitivizmi ve sekülerizmi içeren resmî ideolojiyi dînleştirip bütün topluma dayatınca; başlangıçta İslamî kimlik, İslam hukuku, ümmet bilinci ve Müslüman halk ötekileştirilip, düşmanlaştırıldı. Tehdit ve düşman algısında ilk sıraya oturtuldu. Böylece “İslam Şer’îâtı” ve “Ümmet bilinci” kemalist kurucu kadrolar tarafından “irtica” olarak yaftalanıp, bu ortak değerlerin kaldırılması sonucunda da, İslam’dan boşaltılan ortak üst kimlik alanını doldurmak amacıyla Türk ulusalcılığına dayalı resmî dîn olan Kemalizm’in İslam düşmanı laiklik anlayışıyla Batı’nın seküler değerleri kutsallaştırılıp, bu resmî ideoloji bütün halklara, bütün hayat alanlarında dayatıldı. Daha sonra bu tercihin kaçınılmaz sonucu olarak, Türk ulusalcısı resmi ideoloji önünde engel görülen Kürt kimliği, Kürt anadili de ötekileştirilip, düşman ve tehdit algısının ikinci sırasına yerleştirildi. Çünkü aynı resmî dinin yani “ulusalcı laik Kemalizm”in diğer temel ayağı ise “Türkçülük” olduğu ve bütün kavimleri eşdeğer / saygıdeğer konumda gören, adaletle kucaklayıp kardeşleştiren İslam ve ümmet bilinci dışlandığı için Kürt kimliği de İslamî kimlik gibi ötekileştirilip dışlandı ve aynı inkârcı asimilasyoncu politikalara muhatap kılındı. Bu iki “iç düşman”a karşı takip edilen şiddet eksenli inkâr, asimilasyon politika ve uygulamalarıyla, katliâmlar, işkenceler, faili meçhuller, yargısız infazlar, köy yakmalar, göçe zorlamalar, mecburî iskânlarla büyük, yaygın ve derin zûlümler gerçekleştirilerek ülke tam bir zûlüm bataklığına dönüştürüldü. İşte büyük acı ve ıstırapların biriktiği, sürekli kanayan yaraların kangrenleştiği “Kürt sorunu” böyle oluştu. (21)

Modern anlamda ulusçuluğun ve bu bağlamda Türkçülük’ün de, Arapçılık’ın da ilk tohumlarını ekenler, iki tarafın da arkasında yer alıp destekleyenler hep Batılılar’dı. İki tarafı da kavmiyetçiliğe teşvik ediyor ve bu yöndeki çalışmaları hem maddî hem de fikrî yönden destekliyorlardı. Böylece Osmanlı halkları arasında yayılan bu mikrop, I. Dünya Savaşı’nı müteakip artık ürünlerini vermeye başladı. Kavmiyetçiliğin zehirli, bölücü tesiriyle parçalanma gündeme geldi. Batılı emperyalistler, ektikleri bu tohumun hasadını almak üzere bölgeyi işgal etmişlerdi. Bölgeden ayrılırken ise, kendi yetiştirdikleri Batıcı kadroların eliyle neredeyse her kabileye bir ulus devlet kurdurup, Osmanlı coğrafyasını, kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde sunî sınırlarla böldüler. Her yerde işbirlikçilerini yönetimlere getirdiler. Neredeyse her kabileye bir devlet kurdurdukları bu süreçte, Kürt halkını kasten dört ulus devletin bünyesinde “azınlık” olacak şekilde parçaladılar. İsteselerdi Kürtler’e de bir ulus devlet kurdurabilirlerdi.Ancak bu süreçte Kürt halkı bölgenin diğer halklarına nazaran, hatta mukayese bile edilemeyecek boyutta geleneksel, dîndar ve ümmetçi bir yaklaşımla, sekülerleşmeye, ulusal bilince çok uzak bir konumda bulunmaktaydı. Arap ve Türk ulusalcılarının yaklaşık yarım asrı aşkın zamandan beri seküler ulusalcılık kültürüne sahip bulunmaları, Arap ve Türk modernleşmesini sağlayacak kadroların yetişmesini sağlamıştı. Ancak Kürtler bu anlamda bir dönüşüme hiç müsait değildiler. Onlarda da ulusal bilincin gelişmesi ve Batıcı çizgiyi benimseyen aydınlarının ve siyasal kadrolarının yetişmesi için zamana ihtiyaç vardı. İşte dört ayrı devletin içine dağıtmaktan güdülen amaç, bir yandan Kürt halkının da bu konuda gerekli görülen aşamaları kat etmesini ve ulusal bilince ulaşmasını sağlamak, diğer yandan da bölgede sürekli bir çatışma ve istikrarsızlık oluşturarak, emperyalist Batılılar’ın müdahalesine ve çıkarlarına göre yönlendirilmeye müsait bir zemin hazırlamaktı. (22)

I. Dünya Savaşı’nı müteakip Osmanlı’nın dağılması üzerine, uzun süredir çalışmalarını sürdüren ve ellerine geçen iktidar gücünü kullanarak yaklaşık on yılda Osmanlı’nın tasfiyesini gerçekleştiren Jön Türk zihniyetinin ve İttihatçı kadroların eline “ulus devlet” kurma fırsatı geçti. Ağırlıkla Harbiye, Mülkiye ve Tıbbiye kökenli bürokrat ve aydınlardan oluşan bu kadrolar, Batı hayranı olmuşlar, sekülerleşmişlerdi. Karanlıkların bir türevi olan pozitivizmi “aydınlanma” olarak kabul etme yanılgısına düşmüşlerdi. Sonuçta İslam’ı reddederek “ulusalcılığı, Türkçülük’ü” dînleştirdiler. İşte bu tür düşünceleri taşıyan kadroların Batı desteği ile kurdukları Türk Ulus Devleti’nin, emperyalist Batı’nın seküler kültür ve değerlerini, şiddeti de içeren politikalarla dayatması ve bu topraklarda yüzyıllardır kardeşçe yaşayan farklı kavimlere müntesip Müslümanlar’ı birleştiren temel unsur olan İslam’a da savaş açması sonucunda ülkemiz zûlüm bataklığına dönüştü. Çünkü bütün kavimleri eşdeğer, saygıdeğer, Allâh’ın âyetleri kabul eden İslam dışlanmış, hak ve adaleti esas alan Allâh’ın Şer’îâtı yerine Batı’nın seküler hukukunu, ümmetçilik yerine de bir insanlık suçu ve fıtratı bozan bir sapma olan kavmiyetçiliği esas alan seküler – laik bir sistem kurulmuştu. (23)

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin ideolojik temelini oluşturan Kemalizm, halen de sürdürülen uygulamalarında ve jakoben baskıcı politikalarla bütün toplumsal hayatı kuşatarak büyük haksızlık ve zûlümlerin altına imza attı / atıyor. Kuruluştan bir süre sonra yürürlüğe konan laik, ulusalcı Batılılaşma politikalarıyla, İslamî kimlik ve Kürt kimliği ötekileştirilmiş, tehdit ve düşman kategorisine oturtulmuştu. Ondan sonra da Batıcı, seküler tektip insan ve Türk kimliğine dayalı bir ulus oluşturma projesinin önündeki bu tehditleri ortadan kaldırmaya yönelik, ırkçı, faşist, pozitivist yaklaşımlarla, inkâr, asimilasyon ve tehcir politikalarıyla büyük zulümlerin altına imza atıldı. (24)

Bir yandan ideolojik eğitim, kültür, medya kurumları aracığıyla sisteme payandalık yapacak niteliksiz nesiller yetiştirilmeye çalışılmış, bir yandan da her şeye rağmen dönüştürülememiş olanlar, yine de itiraz edip, özgürlük ve adalet talep edenler çıkarsa onları da tekrar hizaya sokmaya yönelik baskı politikaları devreye sokulmuş, İstiklal Mâhkemeleri’nden DGM’lere ve bugünkü ideolojik yargıya kadar, yargı da bu amaçla bir kırbaç gibi kullanıldı. Resmî ideolojik büyük gözaltında, bu büyük ideolojik kuşatma altında, İslamî kimliğinden koparılan, rûhları kirletilen, zihinleri işgal edilen, beyni yıkanan, fıtratları bozulan nesiller, sağlıklı ve özgür bir eğitim vermeyen, “iyi insan” yetiştirmeyi değil materyalist, pozitivist zûlüm ve sömürü sistemini ayakta tutacak tektip ideolojik robotlar yetiştirmeyi hedefleyen okullarda ideolojik baskılarla öğütülerek sistemi yaşatacak kişiliksiz payandalar haline getirilmeye çalışıldı. (25)

LOZAN ANTLAŞMASI

Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lausanne (Lozan) şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) temsilcileri ile Birleşik Krallık (İngiltere), Fransa, İtalya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB), Yugoslavya, Belçika, Portekiz ve Japonya temsilcileri arasında, Lausanne Üniversitesi’nin salonunda imzalandı. (26) (Bu üniversiteden mezun olan Türkiyeli bazı tanıdık simalar şunlardır: Vedat Dicleli, Orhan Aldıkaçtı, İsmail Cem, Nazlı Ilıcak, Selçuk Öztek, Emel Özkul)

Lozan Antlaşması, devletin en önemli dönüm noktalarından biridir. Kürtler açısından da aynı derecede öneme sahiptir. Lozan’da alınan kararlar, o tarihten sonraki tüm siyasî gelişmeleri doğrudan etkiledi ve mevcut statükonun temeli de orada atılmış oldu.

Lozan’da TBMM heyetine İsmet (İnönü) Paşa başkanlık etti. Diyarbekir milletvekili Zülfü Tiğrel de Kürtler’in taleplerini dile getirmek üzere, bir anlamda “Cumhuriyet’in Kürt temsilcisi” rolüyle Lozan’a götürüldü (Zülfü Tiğrel, Süleyman Nazif’in dayısıoğlu ve aynı zamanda kayınbiraderi idi). Diyarbekir milletvekili ve Nafia (Bayındırlık) Bakanı Feyzi Pirinççi (Cahit Sıtkı Tarancı’nın amcazâdesi) de Zülfü Tiğrel’i her konuda destekledi. (27)

Lozan’da en fazla tartışma yaratan konular, ülkedeki ğayr-i müslim azınlıkların hakları ile Kürt mes’elesi ve bununla beraber TBMM tarafından Misak-ı Millî sınırları içinde ilân edilmiş olan Musul’un statüsüydü. Özellikle Musul mes’elesinin çözümünün daha ileri bir tarihe bırakılarak Lozan Antlaşması’nın imzalanması TBMM’de sert tartışmalara neden oldu. Antlaşmaya imza yetkisi vermeyen Meclis feshedilerek yeniden seçimlere gitme kararı alındı. Buna rağmen muhaliflerin nisbeten ayıklanmış olduğu yeni meclis ve hükûmette de sorunlar yaşandı. (28)

Lozan’da en fazla fırtına koparan konuların başında, Kürtler’in azınlık olup olmadıkları tartışmalarıydı. Lozan’daki görüşmeler devam ederken, aynı tartışmalar TBMM’de de yaşanır.

Lozan görüşmeleri sırasında Ankara’da Meclis kürsüsüne çıkan Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey, “Bendeniz Kürdoğlu Kürd’üm” dedikten sonra şöyle konuşur:

“Binaenaleyh bir Kürt mensubu olmak sıfatiyle sizi temin ederim ki Kürtler hiçbir şey istemiyorlar. Biz Kürtler vaktiyle Avrupa’nın Sevr paçavrası ile verdiği bütün hakları, hukukları ayaklarımız altında çiğnedik ve bütün mânâsıyle bize hak vermek isteyenlere iade ettik. Nasıl ki El- Cezire Cephesi’nde çarpıştık, nasıl ki Türkler’le beraber kanımızı döktük, onlardan ayrılmadık ve ayrılmak istemedik ve istemeyiz.”(29)

Nitekim aynı Yusuf Ziya Bey, 3 Kasım 1922 tarihinde Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada, Sevr’i bir “paçavra” olarak nitelemiş ve Türk – Kürt kardeşliğini vurgulamıştı. (30)

Yeni kurulan rejimin henüz ırkçı – şovenist yüzünü göstermediği bu dönemde, en başta kendi Kürt kavmine olmak üzere herkese birlik çağrısı yapan, Kürtler’in ayrı bir devlet kurmasına veya kurulan devlette “azınlık” statüsü almasına en çok karşı çıkan kişilerin başında gelen Bitlis milletvekili Yusuf Ziya Bey’i hatırladınız değil mi?

Yusuf Ziya Bey, Kürdistan Teâli Cemiyeti’nin aktif üyelerinden biridir ve Kürdistan İstiklâl Cemiyeti (Azadî)’nin de kurucusudur. Yeni rejimin gerçek ırkçı – şovenist yüzünü henüz göstermediği bu dönemde Sevr’i “paçavra” olarak niteleyen, Lozan’da Kürtler’e “sanki Anasır-ı İslam’dan ayrı bir milletmiş gibi” bazı haklar ve özel statüler verilmesine şiddetle karşı çıkan, tüm Kürtler’i Türkler’le birlik olmaya çağıran bu insan, yeni rejimin ırkçı ve şovenist gerçek yüzü ortaya çıktıktan sonra “Bağımsız Kürdistan” için mücadele eden bir insan haline dönüşecek, 14 Nisan 1925 tarihinde, yani Şeyh Said Kıyamı henüz devam ettiği bir sırada laik – şovenist rejim tarafından idam edilip şehîd edilecektir.

Irkçılık ve şovenizm temelleri üzerine kurulu asimilasyoncu ve inkârcı bir rejimin, böyle bir insanı bile hangi durumlardan hangi durumlara sürüklediğini ve nelere mecbur ettirdiğini göstermesi bakımından, Yusuf Ziya Bey’in hayat hikâyesi gerçek anlamda bir ibret vesikâsıdır.

Yeni kurulan rejimin henüz ırkçı ve şovenist yüzünü göstermediği o dönemde, sadece Yusuf Ziya Bey değil, Kürtler’in genelinin tavrı bu yöndedir. Nitekim Meclis’teki bir sonraki celsede Bitlis, Erzurum, Kastamonu, Mardin, Muş, Siirt, Urfa, Pozan, Diyarbekir ve Van milletvekillerinin hepsi, Türkler’le Kürtler’in tek bir kütle olduğunu belirten ortak bir açıklamaya imza atmıştı. O tarihî metin şöyledir:

“Türk – Kürt bir kütle-i vahidedir. Kürtler hiçbir vakit vatan camiâsından ayrılmaz ve bunu ayırmak için hiçbir kuvvetin tesiri yoktur. Avrupa hükûmetlerinin Kürtler’i müdafaa etmeye salahiyetleri olmadığı biddefaat memleketimiz halkıyla beraber protesto edilmiş olduğu halde yine ekaliyetlerden mevzubahis edilmesi şayan-ı teessüftür. Kürtler’in her vakit Türkler’le beraber vatan uğrunda daima ölmüş ve ölmeye hazır oldukları cümlenin mâlumudur. Buna binaen Erzurum milletvekili Necati Bey ve Bitlis milletvekili Yusuf Ziya Bey’in ekalliyetler hakkındaki nutuklarının musarahatan neşriyle cihana ilânını teklif ederiz.” (31)

Sivas milletvekili Hüseyin Rauf Bey ise şöyle diyordu: “Kürtler’in Türkler ile mukadderatları birdir, herşeyleri birdir, gayeleri, dînleri birdir. Ekalliyetler bunlara teşmil olunamaz. Bugün Kürt için ekalliyet mevzubahis etmek, Türk için ekalliyet bahsetmek demektir. Şu halde bu tamamen reddolunmuştur.” (32)

Hüseyin Rauf Bey çok güzel konuşmuş, olması gerekeni (hakikati) söylemişti.

Fakat tam tersi oldu.

“Olan”(gerçek), “olması gereken”(hakikat) ile yüzseksen derece farklı cereyan etti.

“Hakikat”(olması gereken) ideal olandı ve güzeldi. Ancak “gerçek”(olan) öyle değildi ve çok acıydı.

sediyani@gmail.com

 

İbrahim SEDİYANİ
E-Mail : sediyani@gmail.com

Reklamlar