Etiketler

, , , , ,

Gülay GöktürkBalyoz Davası gerekçeli kararı, sanıkların dava boyunca sürdürdükleri “belgeler sahte” iddialarını “davadaki belgelerin, Genelkurmay Başkanlığı tarafından askeri birimlerde asıllarının bulunduğunu” belirterek geçersiz hale getirdi.

Bir başka deyişle inkarın sökmediği bir noktaya gelindi.
Aslına bakarsanız, ben o sanıkların avukatı olsam, daha baştan savunma stratejisini inkar değil pişmanlık üzerine kurardım. Darbeci komutanları “bir geleneğin kurbanları” olarak tanımlar, savunmayı da bu temelde yürütürdüm.

Şöyle bir şey yani:
Trafikte kırmızı ışıkta geçmenin sıradan bir şey haline geldiği; sürücülerin hiçbirinin kırmızı ışıkta durma kuralını tanımadığı, gücü yetenin kendine yol açtığı, bu yüzden meydana gelen kazalarda ölenlerin de kim vurduya gittiği bir ülke düşünün…

Günün birinde işi sıkıya almaya karar veren bir trafik müdürü geliyor; yolluyor bütün trafik polislerini sokaklara ve kırmızı ışıkta durmayan ne kadar sürücü varsa durdurup cezayı basmalarını söylüyor.

Sürücüler şaşkın… O zamana kadar normal olan bir davranışın birdenbire suç haline gelmesine anlam veremiyor, kendisini haksızlığa uğramış hissediyor. Yeni uygulamayı yaya kaldırımından seyreden yayalar da şaşkın. Bir kısmı “iyi oldu, artık bu rezalete bir son verilmesi gerekiyordu” diye sevinirken, bir kısmı da eski köye gelen bu yeni adete adapte olamıyor, ceza yiyen sürücülere haksızlık yapıldığını düşünüyor.

İşte böyle bir durumda, yeni uygulamanın ilk kurbanı olan sürücünün yapması gereken şey, kırmızı ışıkta geçmenin yanlış olduğunu ama böyle kötü bir gelenek oluştuğu için kendisinin de aynı şekilde davrandığını, şimdi ise pişman olduğunu söyleyip bu defalık af talep etmektir. Umutsuz bir şekilde “ben kırmızı ışıkta geçmedim” diye tutturmak değil!

Tek hafifletici sebep

Ne yazık ki, darbe davalarından yargılanan TSK mensupları şimdiye kadar hep inkar yolunu seçti.
Oysa, tıpkı kırmızı ışıkta geçmeye alışmış sürücüler gibi onlar da, ordunun siyaseti kontrol etmesinin, kontrol edemediğinde de müdahale etmesinin bu ülkede gelenek haline geldiğini; kendilerinin de harp okullarına girdikleri andan itibaren bu gelenek içinde yetiştirildiklerini, bunun bir suç değil misyon olarak öğretildiğini söyleselerdi, çok daha etkili bir savunma yapmış olurlardı.

Ayrıca, bu kötü geleneğin sadece TSK içinde değil, bütün toplumda egemen olduğunu; toplumun azımsanamayacak bir kesiminin de onlara “kurtarıcı” gibi davranarak; müdahale için kışkırtarak suç işlemeye teşvik ettiklerini de ekleyebilirlerdi ki bu da bir hafifletici sebep olurdu.

Ancak böyle bir savunma stratejisi kamuoyunda etki yaratabilir, affetme ve yeni bir sayfa açma eğilimi doğurabilirdi.

Ne var ki, Balyoz, Ergenekon gibi darbe teşebbüsü davalarından yargılananlar kendilerinin tamamen masum olduğunu; ABD-AK Parti-Gülen hareketi ittifakı tarafından ortaklaşa planlanan bir tasfiye operasyonuna kurban gittiklerini öne sürüyorlar. 12 Eylül ve 28 Şubat gibi “başarılı” darbelerin sanıkları ise hâlâ Anayasa’nın kendilerine böyle bir görev verdiğini; yapılanın darbe olmadığını; her şeyin yasal sınırlar içinde cereyan ettiğini iddia etmeye devam ediyor.

Böyle bir tablo, bu hesaplaşmanın bitmediğini; darbeciliğin Türkiye’de hâlâ mahkum edilmediğini; darbecilerin nadim olmadığını gösteren bir tablodur. Bu tablo sürdükçe de bir af ikliminin oluşması söz konusu olmayacaktır

Gülay GÖKTÜRK/Bugün GAZETESİ

Reklamlar