Etiketler

, , , , ,

PKK’LİLERİ KÖYLÜ, KÖYLÜLERİ PKK’Lİ GÖSTEREN HERON!

Ahmet Ay(Uludere/Roboski, Kim Ve Neden?)

Türkiye Cumhuriyeti Devletinden daha köklü yapı(lanma)sı olan derin devlet, Ak Parti’nin iktidara gelmesiyle mevzilerini kaybetmeye başladı. 2002’den itibaren hükümetin adım adım aldığı mevzileri tamamen kaybettiğini gören bu derin yapılanma farklı unsurlarla çok tehlikeli bir işbirliğine gitti.

Hızla tükendiğini gören derin devlet bir yandan silahlı sol örgütler ve PKK üzerinden, bir yandan da “MİT içindeki ‘kontracılar’ın desteğiyle” hükümeti kontrol altına almaya çalışıyor(du).

Daha önce Hantepe ve Göktepe katliamlarıyla umduklarını bulamayan derin devlet, sonraki süreçte dışarıdaki destekçileriyle daha planlı ve hepimizi ağır yaralayan Uludere katliamı üzerinden istediğini elde etmeye çalıştı.

28 Aralık akşamı Uludere’den Irak Kürdistan’ına gidip oradan geçimlerini sağlamak için çay, sigara, mazot getiren 38 köylü saat 21.40’ta Uludere-Roboski yakınlarında (sınırın hemen öbür tarafında) “PKK’lı diye” uçaklar tarafından bombalanıyor ve çoğu 13-18 yaşlarında 34 köylü feci şekilde öldürülüyordu.

Doğrusu bu katliamı planlayanların uzun fizibilite dönemi geçirdikleri net bir şekilde anlaşılıyor; kimin emekliliğini isteyeceği, kimin o tarihte izne ayrılacağı, hangi sürgün subayın oraya tayin edileceği, valiye ve yerel askeri birliklere haberin verilip verilmeyeceği çok ince hesaplanmış gibi. Ve bir de sayın başbakanın ameliyatı…

Uludere katliamıyla İsrail ve bizdeki derin destekçilerinin hükümete “ölmedim ayaktayım, benimle iyi geçinmek ve anlaşmak zorundasın” mesajını verdiğini Türkiye’nin son on yılını doğru okuyanların pekâlâ bildiği bir şeydir. Biz bu on yılın son beş yılını çok özet olarak anlatalım:

Derin devletin darbecileri tutuklandı, ETÖ’nün operasyonel gücü kısmen kırıldı ve dış bağlantıları ciddi hasar gördü. 12 Eylül 2010’daki Anayasa referandumuyla yargı vesayeti sona erdi. MİT arşivlerini açacağını ilan etti ve askeri istihbarat MİT’e devredildi. Keza CHP güçsüzleşti, halk hükümeti % 50 ile iktidara getirince derin devlet nefessiz kaldı. Yeni anayasa derin devlet için tamamen bitmek demekti. Tek umudu orduydu. Zira hala TSK içinde kendilerini kollayan bir gücün var olduğunu düşünüyorlardı ki 28 Temmuz 2011 olayı yaşandı.

28 Temmuz 2011’de askeri vesayetin sona ermesinden sonra başbakan, Genelkurmay başkanı ve MİT müsteşarı uyum içinde çalıştılar. Bu uyum derin devleti çok derinden rahatsız etti ve Türkiye derin devleti uluslar arası derin güçlerin desteğiyle bu uyumu Uludere katliamıyla bozmak istedi.

13 Eylül 2011’de MİT-KCK görüşmelerini içeren kasetlerin internet ortamına servis edilmesi de bu amaca hizmet ediyordu. Göktepe baskını keza öyle. Bu olaylarla mesafe aldığını düşünen “derinlikler” Uludere katliamıyla ilgili olarak “MİT’in askere istihbarat verdiği” iddialarını dillendirerek hedeflerine varma yolunda önemli bir adım atacaklardı. Aslında ben MİT diyorsam siz Hakan Fidan anlayın. Çünkü onların derdi MİT değil, Hakan Fidan’dı.

Olaydan bir hafta önce sona eren bütçe görüşmelerinde hastalığı sebebiyle konuşamayan başbakanın yerine Sayın Bülent Arınç konuşmuştu:

Kürtlerin kimliklerini de, dillerini de bütün haklarını da vereceğiz. Bu bir lütuf değil bir haktır” demişti. Barışın an meselesi olduğu ve 33 erin PKK’ya adeta servis edildiği 1993 ve sonrasındaki dönemlerde silahların susması için adımların atıldığı dönemleri bir hatırlayın ne oluyordu? Ya devlet, ya örgüt ya da ikisi ‘ortaklaşa’ yaptıkları eylemlerle acımız artar, barış umutları başka bir bahara erteleniyordu. Bu güçler Uludere katliamıyla da hem böyle barışı sabote eden bir eylemdi ve hem de yukarıda saydığımız gibi başbakan, genelkurmay başkanı ve MİT müsteşarı hedeflemekteydi.

Gelelim faciaya;

Facianın yaşandığı bölge köylülerin kaçağa gittikleri güzergâhtı ve bu yolun köylülerin sınır ticareti/kaçakçıların yolu olduğunu hem yerel askeri birlikler hem de Ankara (ilgili daire) çok iyi biliyordu ve o gün heronlarla saatlerce takip edilen köylülerin sınırı geçtikleri net bir şekilde görülüyordu. Ayrıca ‘önceden alınan istihbarat’a dayanarak o güzergâh yakından takip ediliyordu. Yani, hava araçları köylüleri tevafuken görüp izlemeye almış değildi. Kaldı ki, operasyon için emri verenlerin görüntülerde sınırı geçen unsurların PKK’li olduklarına inanmaları gerekiyordu. Ancak “Hem 2. Ordu’da hem de Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’nda görüntüleri izleyen bir grup ısrarla, bu gelenlerin kaçakçı köylüler olduğunu savunuyordu.”

Sivilinden ASELSAN’ına kadar uzman olan olmayan herkes heronların görüntülerini izlerken “gelenlerde silah bulunmamaktadır” kanaatine varıyorlar. Ama operasyonun başındakiler dört ayrı ilde aynı anda izlenen görüntülerden sınır ötesinden gelenlerin silahsız olduklarını dikkatlerden-gözlerden kaçırmışlardı! Buna inanmak mümkün değil.

Görüntülerden hareketle, ‘gelenler PKK’lıdır’ diye emri verenler bu kadar kalabalık ve alışılmamış yakınlıkta yürüyen PKK’lilerin karda kışta yaylaya çıktıklarını düşünmüş olamazlar. Görüntüleri izleyen herkes sınıra doğru yaklaşanların “sınır ötesine gittiklerinde de görüntüledikleri” Uludereli kaçakçılar olduğunu biliyorlardı. Bu bilindiği halde o gece saldırı için düğmeye basan yetkililerin sınıra doğru gelenlerin kim olduklarını bilmemelerine ‘normal’ diyen kimse çıkmamıştır. Hem bu köylülerin bu güzergâhta ve bu kalabalıkta kaçağa ilk gidişleri değildi. Haftada en az iki kere kaçağa gidenleri operasyon yapılacağı günlerde oradaki yerel askeri birlikler “bugün kaçağa çıkmayın, operasyon var” diye uyarıyordu. O gün neden bu uyarı yapılmamıştı sorusu cevapsız kalıyor.

Sayın başbakan medyanın “Göktepe olayında doçkalı katırları gördüğünüz halde neden vurmadınız” sitemini dile getirmişti. Gerçekten de en olmadık yerlerde ve zamanlarda en olmadık operasyonları yapanların o gün doçkalı PKKlıları ”çoban sanarak!” seyirci kalmalarını anlamak çok çok zor. Göktepe baskınında doçkaları gördükleri halde, yani sınırı geçmekte olanların PKK’lı olduklarını “bildikleri halde” vurmayanlarla, kaçakçıların PKK’li olmadıklarını bildikleri halde vuranlar aynı kaynaktan talimat almış olmaları muhtemel.

Operasyonda o kadar anormallikler var ki;

Eğer sınır dışında tespit edilen kaçakçıların sınır içine gelmesi beklenseoperasyon ile ilgili karar yetkisi Kara Kuvvetleri Komutanlığında olacaktı. Ama Uluderelileri ziyaret ettiğimizde o gece bombardımandan sağ kurtulanlar “yerel askeri birliklerin sınırın sıfır noktasının biraz ötesinde kendilerini durdurup uzun uzun sohbet ettiklerini anlattılar”. Sanki bir el ‘Roboskililer sınırın bu tarafına geçmesin ki operasyon emri de Kara Kuvvetleri Komutanlığına geçmesin’ diye köylüleri Irak sınırları içerinde tutmuştu. Ayrıca bu görüntüleri tespit eden ve izlemeye alan birimler (2. Ordu) kaçakçıların sınırı geçmelerine birkaç dakika kala başında Tuğgeneral Ali Rıza Kuğu‘nun bulunduğu ve tartışılan bu “görüntüleri ısrarla ‘dar çerçeve’de tutan” Genelkurmay Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’na müracaat ediyor.

Görüntüleri izleyen ekip sınırın sıfır noktasında yerel askeri güçlerin kaçakçıları durdurduğunu onlarla konuştuklarını heronlardan görmüyorlar mıydı?

Üstelik, PKK’nin saldırılarda saklanma konusunda oldukça eğitimli olduğu biliniyor. Bu tür bombardımanlarda saklanmak için koşuşturarak az zayiat vermeye çabaladıkları da biliniyor. O halde 1. hava bombardımanında köylülerin kaçma, saklanma gibi refleks göstermediklerini görüntüleri izleyen yetkililerin fark etmedikleri inandırıcı olabilir mi? Birinci saldırıda bu durum görüldüğünde az çok askeri bilgiye sahip olan bir komutanın bunların PKK’lı olmadıklarını fark etmesi ve ikinci hava saldırısına izin vermemesi gerekmez miydi? Ve ikinci saldırıdan önce “birinci saldırıda sağ kalan köylülerin saklanma gereği duymamaları” görüntüleri izleyenleri düşündürmeli değil miydi? Ya 1,5 yılda görev yeri 6 kez değiştirilen Gülyazı Sınır Alay Komutan Vekili Albay Onur Güney‘in böyle kritik bir yere atanmasına ne demeli? Albay’ın saldırı esnasında bağlı olduğu Şırnak Valisi’ne doğru bilgi vermediği de biliniyor. Eğer köylülerin birinci saldırıdan sonra kaçmamalarını gören birimler ikinci bir saldırı gerçekleştirmeselerdi bugün sorunu daha farklı ele alabilirdik. Bu anlattıklarıma son olarak “saldırıdan saatler önceden Uludere hava sahasının tüm sivil uçuşlara kapatılması”nı ekleyelim ve kimlerin, neden, niçin böyle bir katliamı tezgâhladığını düşünelim.

Hâsılı kelam;

Bu olay devletin kimi ilgili birimlerinin manipüle edilmesiyle, bazılarının da rol almasıyla devletin uçaklarından atılan bombalarla gerçekleştirildi. Bunun lamı-cimi olmaz.

Bu saldırı en ince ayrıntılarıyla ortaya çıkmalıdır ve çıkacaktır. Savcılık bir yandan, Diyarbakır’daki özel yetkili mahkeme öbür yandan ve TBMM Uludere Komisyonu bu katliamı çorap söküğü gibi çözmelidir ve çözecektir. TBMM Uludere Komisyonu’nun açıklanmamış raporunda “hatalar zinciri”nden ve “genelkurmayın komisyona bütün belgeleri vermediği”nden bahsediyor. Bu bilgi bize çok şeyi anlatıyor.

Neyi mi anlatıyor?

Yukarıda anlattığım tertibi tabi.

Sayın Başbakan 24 Ocak 2012 Salı günü partisinin TBMM grup toplantısında, “Uludere meselesinin de Hrant Dink cinayetinin de devletin derin dehlizlerinde kaybolmasına asla ve asla müsaade etmeyeceğiz.” demişti. Son olarak katıldığı bir tv programında başbakanın “dava sonuçlandığında özür dilememiz mümkündür” dedi.

Yargı elini çabuk tutmalıdır, bu güne kadar ciddi hiçbir açıklama yapılmadı. Bu sebeple okyanus ötesi haberlere kilitlendik. Sanki Yahudi lobisinin WJS’i bize manipülatif transoceanic haberlerle doğru bilgiler verecekmiş gibi bekledik.

Uludere’de kardeşlerimiz katledildi, faillerin bulunmasını istemek hem hukuki ve hem de en insani hakkımızdır. Annelerin yüreklerinin yangınını ancak bu katilleri ortaya çıkarmakla hafifletebiliriz. Kimsenin zulmü yanına kalmamalıdır. Yoksa kirli emellerini kanla gerçekleştirmek isteyenler Allah korusun bizlere başka Uludereler de yaşatırlar.

Gelecek yazımızda bu acıyı nasıl dindirebileceğimizi İslam Tarihindeki bir olaydan hareketle yazacağız inşaallah.

Ahmet AY

Twitter: @ahmetay_

 

Reklamlar