Etiketler

, ,

Salih TunaEyvah Ahmet Altan yok ben şimdi ne yazacağım!

Evvela Ertuğrul Özkök olmasa ne yazacaksın dediler. Sonra Bekir Coşkun veya Yılmaz Özdil olmasa ne yazacaksın demeye başladılar.

Ahmet Hakan biraderimiz de bir gün (mealen) “Ben olmasam Salih Tuna ne yazacak..” dedi.

Ben de tuttum (galiba biraz da sinirlendim) Ahmet Hakan yerine “deney fareleri” hakkında bir yazı dercettim.

Bilim adamlarının deney yapma belasına zavallı farecikleri hapçı, eroinman, kalp hastası, obez, kanser, psikopat, homoseksüel ve daha bir sürü hale duçar ettiklerini dile getirdim.

Söz konusu naçizane yazımın sonuna da, “Ahmet Hakan mı daha çok reyting getirir, deney faresi mi; işte orasını bilemem..” notunu düştüm.

Allah sizi inandırsın, deney farelerini ele aldığım o yazı Ahmet Hakan’ı ele aldığım yazılardan daha çok “tıklandı.”

Buna rağmen hayvanlar âlemine dalmadım.

Çünkü maksadım çok okunmak değil, bu köşe yazarı arkadaşlarımız üzerinden malum zihniyeti dermeyan etmekti.

Gerçekten de bu arkadaşlarımız meramımızı anlatmakta birer “örnek” veya “şekil” vazifesi görmekten öte anlam taşımıyordu.

Bu da haliyle Derrida, Wittgenstein veya Schopenhauer müptelası okurlarımı çok rahatsız etti.

O kadar ki, “Büyük insanlar fikirlerle, normal insanlar olaylarla, küçük insanlar kişilerle uğraşırlar” darbımeseliyle fakiri uyarmak zorunda kaldılar.

Doğrusu çok etkilendim.

En çok da, onca insanın ağız birliği etmişçesine aynı darbımeseli terennüm etmesine hayran kaldım.

Ne ki, yolumdan da dönmedim.

Kaset marifetiyle CHP Genel Başkanlığına getirilen Kemal Kılıçdaroğlu malum medya tarafından “Sakin güç, Gandi geliyor!” diye “pazarlanmaya” başlanınca, Kılıçdaroğlu’na sardırdım.

Önce “Gandi’mize dokunma” dediler, sonra o bildik martavala geri döndüler: “Kılıçdaroğlu olmasa sen ne yazacaksın”

Hiç aldırış etmedim. Kılıçdaroğlu’nu yazmayı sürdürdüm. (Hem keyif alıyordum, hem de maaş, niye sürdürmeyeyim.)

Yazık ki, Kılıçdaroğlu’nun devamlılık sorunu vardı. Şöyle bir arzı endam ediyor, sonra kayıplara karışıyordu.

Ben de Kılıçdaroğlu tekrar çalışana kadar araya iş alıyordum; M Yakup Yılmaz, Mutlu Mustafa, Can Dündar falan işte.

Evet, tahmin ettiğiniz oldu; hatta daha fazlası: “Mutlu Mustafa olmasa ne yazacaksın” diyen okurlar çıktı.

Bu da bana çok daha tuhaf bir okur tepkisini hatırlattı.

Bir gün okurun biri, “Şinasi olmasa sen ne yazacaksın, çok merak ediyorum..” yollu bir mail attı. “Lan oğlum Şinasi zaten benim sayemde var. Onu ben var ettim. Bir yazın kahramanı o..” demedim. “Dert etme seni yazarım” diye kestirip attım.

Şimdi de Ahmet Altan istifa etti ya, sağda solda (Özellikle de Twitter mecrasında ) “Ahmet Altan artık yok, bakalım Salih Tuna ne yazacak..” demeye başladılar.

Anlaşılan benim konu sıkıntısı çekeceğimi sanıyorlar. Beni bu kadar düşünen okurları elbette ben de böyle düşünüp yazarım.

Bu vesileyle bir yanlışı da düzeltmek isterim:

Ahmet Altan’ın “yandaş yazar”, Taraf gazetesinin de “İslamcı medya” tesmiye edildiği günlerde, Ahmet Altan’a getirdiğim eleştiri, Ahmet Altan’ın AK Parti veya Erdoğan karşıtı yazılarına getirdiğim eleştirilerden daha fazladır.

Aynı şey Cengiz Çandar, Hasan Cemal ve Murat Belge için de geçerlidir.

Arşiv ortada; merak edenler karşılaştırabilirler.

Hatta birçok AK Partili okur o vakitler, “Ahmet Altan’ımıza dokunma” yollu sitem mailleri döşenmişti.

Kim ne derse desin, Ahmet Altan’ın “yandaşlığı” hiçbir zaman “Şiiler, Sünniler ve Kürtler” gibi tefrik ve tasniflerin nasıl bir zihinsel maluliyet eseri olduğunu dile getirmeme engel olmadı.

Daha sonra da Ahmet Altan gibi yazarların değerine sıklıkla vurgu yaptım.

İktidarların doğası gereği alkışlayanının çok olacağını, ben iktidar olsam eleştirenlere daha çok kulak vereceğimi belirttim.

Lakin “eleştirel mesafe” almakla “husumet beslemek” birbirinden çok farklı iki durumdur.

Ahmet Altan’ın “AKP 20 milyon Kürdü hapishaneye koyarak Kürt sorununu çözmek istiyor” şeklindeki ifadeleri eleştirel ciddiyetten maalesef çok uzaktı.

“Kof kabadayı”, “sefil”, “zavallı”, “garson yamağı”, “çapsız”, “Tayyip Paşa”, “Zorda olan sensin aslanım..” gibi “Emin Çölaşan”ı hatırlatan lakırdıları da Erdoğan eleştirilerini ne kadar kişiselleştirildiğini kanıtlıyordu.

Eleştirel mesafeyi her daim koruyabilseydi Ahmet Altan’ı tekrar kazanmış olabilirdik.

Olmadı, sağlık olsun.

Romanını yazacakmış.

Hiç değilse Türk romanı kazansın, yolu açık olsun.

Reklamlar