Etiketler

,

Nuran Taydaş Can10 Aralık 1948 de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kabul etmiştir. Özetlemek gerekirse, İnsanın yaşama hakkından, eğitim hakkına kadar birçok konuyu kapsayan bu Evrensel beyanname ile İnsan Sevgisini öne çıkarmak istemiştir.

Batı toplumlarının bu hak ve sevgi arayışını kaybettikten sonra aramaya çalışmaları, hatta bunu Evrensel bir Beyanname ile ilan etmelerinin tek sebebi Kıblelerinin şaşmasından başka bir şey değildir.

Kıbleler şaşınca insan insanlık kisvesinden çıkar, azgın yaratıklara dönüşür. Çünkü kalbinde sevgi, merhamet, hoşgörü gibi nadide duyguları yitirir. Yitirdiklerini arama çabası içine girerler.

Zamanla biz de Batı toplumlarına benzedik maalesef. Oysa varlık içinde yokluk çektiğimizin farkında bile değiliz. Biz Müslüman Bir Ülkede, İslamiyet ile şereflenen kişiler olduğumuz halde, bize sunulan hazineden bi haber, Evrensel Beyannamelerin, özel günlerin gölgesi altında ışık aramaya çalışıyoruz.

Yavaş yavaş bizim de kıblemiz şaşıyor. Biz özümüzden uzaklaştıkça, pusulalar şaşıyor, cinayetler, şiddetler, savaşlar baş gösteriyor. Sokakta kalan Hayvanlar açlıktan ölüyor. Bebekler cami avlusuna, çöp konteynırlarına bırakılıyor. Dürüstler ezilirken; üçkâğıtçılar, hortumcular başköşeye taşınıyor. Ye kürküm ye misali bir fıkrayı yaşıyoruz. Sonra da insan Hakları Evrensel beyannamesine sığınıyoruz.

Oysaki insan haklarının, bu beyanname ile ortaya çıkmış bir konu olduğunu düşünenler tam bir aldanış içindedirler. Hz Âdem (A.S) dan dan itibaren gelen peygamberler insanlık için, insanlara doğru yolu göstermek için gönderilmişlerdir. Bunun en güzel örneğini de Efendimiz Hz Muhammed (S.A.V) ın hayatında, sünnetinde görmekteyiz. Efendimiz her zaman insan odaklı yaşamış, yaratılan her canlıya karşı son derece adaletli ve merhametli davranmıştır. Onun örnek ahlakı ile ahlaklanan Sahabelerinde de aynı hassasiyet görülmektedir.

Peygamberliğinden önce de, peygamberliğinden sonra da hak ve adalet çizgisinden çıkmamıştır. Bunun en güzel örneği, Peygamber efendimizin gençlik yıllarında yaşanmıştır.

Henüz Vahyin aydınlığı Mekke’yi nurlandırmamıştı.  Arap kabileleri arasında savaşlar oluyor, zayıflar, güçsüzler ezilip horlanıyordu. Civardan gelen tüccarlar zulme uğruyor, zaman zaman kendilerini koruyamadıkları gibi, kadınlarını da koruyamaz hale geliyorlardı. Bir gün Hanzala isimli bir şair, iş için geldiği Mekke de güpegündüz soyulmuş, mallarına el konulmuş, alay edilmişti. Bunun üzerine, “Bu zulme dur diyen, hakkımızı alan cesur bir yürek yok mu diye “bağırarak hayırlı bir başlangıca vesile olmuştu.

Aralarında Efendimizin de bulunduğu Mekke’nin ileri gelenleri Abdullah Bin Cudan’ın evinde toplandılar. Hz Peygamberimiz:” Yerli, yabancı, hür veya köle kim olursa olsun Mekke dolaylarında zulme ve saldırıya uğrayan herkesi korumak, kollamak ve hakkını zalimlerden alıp iade etmek üzere ittifak yapalım. Bir grup oluşturalım. Zayıf ve kudretsiz olanları kurtaralım.” Diyerek etkili bir konuşma yapar. Bu etkili konuşmanın üzerine, zalimin zulümlerine karşı olacaklarına, zalim, mazlumun hakkını verinceye kadar etle tırnak gibi bir olacaklarına yemin ederek bir antlaşma imzalarlar. Bu antlaşmaya “Hılful-Fudul “ (Erdemliler Antlaşması) adı verilir.

Asırlar öncesi yapılan bu antlaşma,1948 yılında yapılan Evrensel beyanname nispetinde bir antlaşmadır.

Ayrıca Efendimiz (S.A.V) Veda Hutbesinde “Ey insanlar!  Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır.” Sözü ile Irkçılığı ortadan kaldırdığının bir göstergesidir.

Dinimizin özünde “İnsan insanın kurdudur” anlayışı yerine “İnsan insanın aynasıdır”anlayışının olması, insan olarak davranış biçimlerimizin karşımızdaki yansımasını göreceğimizi bize göstermektedir.

Biz İslamiyet gibi mükemmel bir dinin, Kur’an-I Kerim gibi bir kılavuzun, Hz Muhammed (S.A.V) Efendimiz in sünnetinin kıymetini bilmeyerek hayatlarımızdan çıkarıyor, yerine sanki yeni bulunmuş gibi önümüze sunulan hakların fersiz ışığı altında, aydınlanmayı umuyoruz.

Şu kıssa belki de sözün özünü bize gösterecektir:

“Uzak bir adada altınlar içinde yaşayan bir kabile varmış. Altınlar içinde yaşadıkları için bu altınların ne kadar değerli olduğunu hiç farkına varamamışlar. Bir gün bir tüccar bu altınları nasıl alırım diye düşünmeye başlamış. Sonra onlara, çuvallar içinde soğan götürmeye karar vermiş. Ada halkı hiç soğan görmediği için bunu seveceklerini düşünmüş ve gemisine çuvalları doldurup adaya varmış. Gerçekten de ada halkı soğanları çok sevmişler ve tüccara bunun karşılığında ellerindeki altınlardan vermişler. Bizim bunlar karşısında size verebileceğimiz tek şey bunlardır diyerek, altınları gemiye yüklemişler. Tüccar zenginliğine zenginlik katarak dönmüş. Bunu duyan diğer tüccarlarda, o soğan götürmüş biz de sarımsak götürelim demişler. Ada halkı sarımsağı soğandan da çok sevmişler. Ancak bu kadar güzel bir yiyecek için altınları vermek yetmez diyerek ellerindeki en değerli yiyecek olan soğanları, sarımsaklar karşılığında doldurmuşlar gemiye. Tüccarlar altın hayalleri ile gittikleri adadan çuvallar dolusu soğanlarla geri dönmüşler.”

İşte bizim halimizde böyle dostlar, büyük bir hazinenin içinde yaşarken, O Hazine bizim her ihtiyacımıza cevap verecekken, dışarıdan gelen soğan ve sarımsakla kendimizi tatmin etmeye çalışıyoruz.

 

E-MAİL:nurancal@1dunyahaber.com

Reklamlar