Etiketler

, , ,

Star, 9 Aralık 2012

 dücane cündioðlu
Anlamlı ve derinlikli kitaplarının neşrine devam eden Dücane Cündioğlu geçtiğimiz günlerde yeni bir üçleme ile okuyucularını buluşturdu. İki yıl önce köşe yazarlığını bırakan yazar, eski yazılarına yenilerini de ekleyerek bu üçlemeyi oluşturmuş. Sanat ve Felsefe, Mimarlık ve Felsefe, Sinema ve Felsefe adı altındaki bu üçleme Kapı Yayınları’ndan çıktı. Yayınlarında, bilgi ve düşünce sunmanın dışında dostluğunu da sunan Cündioğlu çok özel…
Köşe yazarlığını niçin bıraktınız?

Uzun yıllar sadece düşüncelerimi yazdım, bu benim için kolaydı. Sonra, yavaş yavaş iç dünyam yazılarıma sızmaya başladı. Bu,bir köşe yazarı için pek de sağlıklı olmayan bir durum. Kendimi yeterince perdelemeyi beceremediğimi görünce yazmaktan vazgeçtim.
 
Duyguların yükü, düşüncelerin yükünden ağır mıdır?
Bazen. Ama çokluk düşünmenin yükü adamı çökertir.
 
Hem duygu, hem düşünce dengelenemez mi?
Pencere önünde partisyona bakarak sevgiliye serenat yapılmaz. Görmek istiyorsanız, gözlerinizi kapamalısınız. Ruhu değil, bedeni uzak tutmak
 
Bunun sonu yalnızlaşmak değil mi?
Kaçınılmaz. Tenin başkalarından uzaklığı tek başınalıktır ki bu alemde bu mümkün değil. O yüzden istemesek de agoraya inmek zorundayız. Yalnızlığa gelince, yalnızlık tin’in başkalarından uzaklığıdır ki bu ancak istemle olur. Bezirgan tezgahlarına tekme atmanın sorumluluğu olmasa, sadece ruhumu değil, bedenimi de çarşıdan uzak tutmak isterdim.
 
Agora’ya inmenin bedelinden kaçındığınız için mi?
Agoraya inmek, düşünmeyi ertelemek demek. Hiç değilse bir süreliğine. Agora demek çarşı demek, piyasa demek, çıkarların çatıştığı saha demek. Düşünme ise olguyu olgunun dışında kalmak suretiyle yorumlamak demek. Düşünme tribünde oturanın işi, sahada koşuşturanların değil. Düşünmenin sıhhati, sahadaki çatışmanın dışında, mümkünse üstünde kalmayı gerektiriyor. Düşünmeyi sürdürmek istiyorsan, çarşının cazibesine karşı koyabilmelisin. Gerçi iktidar ve piyasa, düşünmek ile stadyum kenarında köfte satmak arasında bir fark gözetmez ise de biz gözetmek zorundayız, hem de sıhhatinden ziyade düşünmenin haysiyeti için.
 
Peki düşünceler ifadeye dönüştüğünde?
İşte o zaman kendinizi agorada bulursunuz. Cangılın tam da ortasında. Düşünmekten çok ifade etmenin bedelidir bu! Dışavurmanın. Düşüncelerini ifadeye dönüştürmek isteyenler, agorada bir taşın üstüne çıkmak zorundalar. Sorun şurada ki taşın üstüne çıkan taşlanır. Taşlanmayı göze almalı
 
Şu anda kendinizi taşlanacak durumda görüyor musunuz?
Eh, biraz öyle sayılır. İfade etmek, dışa vurmak, ancak taşın üzerine çıkmakla mümkün. Taşlanmayı göze almadan taşın üstüne çıkılmaz.
 
Taşlar gelmeye başladı mı?
Hiç mahzuru yok, nâdanın attığı taşlar canımızı acıtmaz, lakin dostların attıkları gül yaprakları yok mu, o sözde hafifliğe can dayanmıyor.
 
Bu üçleme ile ilgili olarak size dostun attığı bir gül yaprağı oldu mu?
Ellerini takvanın serinliğinde arındırmayı bilemeyen dostlar, avâmın bakışlarından çekindikleri için, taş değilse bile gül yaprağı fırlatıyorlar. Taş atanlar aklen de edeben de mazurlar.
 
Peki ya gül atanlar?
Onların sınavı ahlak sınavı. Tekamül için vazgeçmeyi bilmek
 
Gül yaprağı veya taş, sizi küstürür mü? Değilse, kendinizi güçlü tutmayı nasıl beceriyorsunuz?
Haklı olmaktan vazgeçmek suretiyle. Bu halin ilacı terk-i davadır. İddialaşmanın manası yok. Bütün gençliğim boyunca haklı olduğuma inanarak ayakta durabildim. Fakat şimdi, haklı olmak yetmiyor, tekamül için vazgeçmeyi bilmek de gerekiyor. Ben ezelî küskünüm zaten. Yaralarımı sarma işini gelecek nesillere bırakıyorum bu yüzden.
 
Dünyaya nereden bakıyorsunuz, doğudan mı, batıdan mı?
Gözümüzü körelten de bu değil mi? Ya Doğu ya Batı. Ben bu nedenle, hem Doğu hem Batı diyorum. Ne ki sırf bir gün ne Doğu ne Batı diyebilmek için. Her olumlu ilkenin temelinde bir olumsuzlama yatar. İnsanlığın, ışığını, kökü ne doğuda, ne batıda olan zeytin ağacının yağından elde edebileceği günler de gelecektir!
 
Köklerinden kopmadan çağdaş dünyayla temas etmenin önemini vurguluyorsunuz. Hem Doğu hem Batı demek o kadar kolay mı?
Her zafer biraz hasar ister. Emek ve inanç. Niyazi Mısrî ile Kafka veya Yunus Emre ile Van Gogh arasında ayrıma gerek kalmayan bir mertebe vardır. Hem Doğu’nun, hem Batı’nın Rabbi olan Allah’a kulluk edenlerin bu mertebeyi idrak etmeleri hiç de zor değildir. “Alemlerin Rabbi”ne yönelenlerin mertebesi ise, ne Doğu ne Batı mertebesidir. Saf tevhid makamı. Hz. İnsan’ın makamı. İnsanı insanla tevil etmenin makamı.
 
Bu yüzden mi, umut ediyorum çünkü inanıyorum diyorsunuz?
Elbette, umut, inanan adamın mesleği. Umudun yoksa yok ol, demekten bizi ne alıkoyabilir?
 
Teslimiyetten mi kaynaklanıyor bu söyleminiz?
Hayır, çaresizlikten.
 
Peki dindar mısınız?
Kim bilir?
 
Yayımladığınız bu üçleme ile önceki kitaplarınız arasında yönelimleriniz bakımından önemli bir fark var mı?
Elbette. Ben yıllarca, sözcüklerle ve kavramlarla düşündüm. Oysa Sanat ve Felsefe’de renklerle ve çizgilerle Mimarlık ve Felsefe’de taş, ahşap, demir, çelik, cam ile, “Sinema ve Felsefe”de ise bunların hepsiyle düşünmeye çalıştım. En büyük fark bu, düşünme faaliyetimin malzemesi. Bilinç döllenmek ister
 
Sanki bunlar daha çok kadınları ilgilendiren bir malzeme gibi.
Kısmen. Çünkü düşünme dişil bir nitelik kazanmadıkça güzelliği kendisine konu edinemez. Sanatın alanına girdiğimizde Doğan Doğa’dan değil, Doğuran Doğa’dan söz ettiğimizi farketmek zorundayız. Yaratı, özü gereği dişil bir faaliyettir çünkü. Bilinç döllenmek ister. İlham ister. Esin ister. Kalem etken değildir bu durumda, edilgendir.
 
Yazdıklarınızı anlayamadıklarından şikayet ediyor mu okurlarınız?
Yazılarım hakkında okurun şikayeti, genellikle anlayamamakla değil, kuşatamamakla ilgili sanırım. İhata sorunları bitmez. Bazı düşünürlerle ilgili olarak ben de benzer sıkıntılar yaşadım, zaman zaman yine yaşıyorum. Anladığım her düşünürü kuşattığımı iddia edemem ama bir kısmını anlamak bile, yıllarca peşlerinden koşmam için yetti. Aşık nezdinde zülf-i yar, yardan değerlidir.
 
Kendimi hep yalnız hissederim
 
Okurlarınızı hemen yanı başınızda mı tasavvur ediyorsunuz, yoksa çok uzaklarda mı?
Çoğu zaman, kendimi, evrende sesimi duyacak kimsenin olmadığını düşünecek kadar uzakta ve yalnız hissediyorum. Sözlerimin hazmedilip edilmeyeceğinden hiç emin olamıyorum mesela. Nadir, hatta ender zamanlarda, yazılarıma katlanabilecek birilerinin varlığını hissettiğim de olmakla birlikte, okuru incitmekten, ürkütmekten çekinerek de yazdığımdan çokluk bir yerlerde yazılarımı okuyacak birilerinin bulunduğundan bile kuşkulanırım. Korkularımın şifası var, kaygılarımın yok.
 
İfadelerinizdeki cesaret nereden kaynaklanıyor?
Benimkisi sanırım cesaretten çok cüretkarlık. Zira entelektüel derinlik çabası, politik, yani şehirli bir cür’etle dengelenirse ancak sıhhat bulur. Tüm iktidarlar inilti karşısında savunmasızdır.

İnilti midir cüretkarlığa haklılık kazandıran?

Keşke öyle olsa. Güçlü itirazların beli iki sebeple bükülür: Bilgisizlikle ve erdemsizlikle. Bu nedenledir ki bilgide ve ahlakta eksiklik, iktidarın da, muhalefetin de sesinin kısılması için yeterlidir. Böylesi kusurlardan âri her iniltinin toplumsal vicdanda makes bulması ise kaçınılmazdır.
 
İKİ YILDIR ÜZERİNDE ÇALIŞTIĞIM ESER
 
Hakkınızda Muhafazakar kesimin veya İslamî kesimin en önemli düşünürü, gibi tanımlar kullanılmasına ne diyorsunuz?
Ne diyeyim, kesim kesim diyerek kesiyorlar, bölüyorlar, ayırıyorlar, çekiyorlar, itiyorlar. Düşünmenin ve hatta siyasetin hakkı verildiğinde ‘kesim’ sözcüğü bütünüyle anlamını yitirir. Benim bütün amacım insan olmak ve insan üzerine düşünmek için çabalamaktan ibaret.
 
Karanlık odada kara kediyi bulmanın adıdır bilgelik, diyorsunuz ve “Hakikatle başladım, mecazla devam ettim, yolculuğum kinaye ile neticelenecek gibi görünüyor” diye ilave ediyorsunuz. Acaba bu üçlemenin ardından kinayeleri görebilecek miyiz?
Böyle bir ihtimal var. Çalışmalarım sürüyor. Bilhassa Matematik ve Tıp alanında. Lüzumsuz yere üretilen spekülasyonların önüne geçmek için, iki yıldır üzerine çalıştığım eserin başlığını şimdiden zikredebilirim: “Bitimsiz Devinim”. Konusu, Doğu’da ve Batı’da Fizik ve Matematik bilimleri arasındaki çatışmanın kökeni. Başka bir deyişle evrenin niceliksel kavranışının eşiğinde nelerin olup bittiği.
 
Bu eserler yaklaşık olarak ne zaman neşredilir?
Umarım, ben ölmeden önce. Sonra olmasının da mahzuru yok. Korku varsa zeka yoktur
 
Size göre yüksek düşünce ve sanatın en temel koşulu nedir?
Kosmopolites. Yani farklı din, dil, ırk ve kültür zenginliklerini bir arada tutmayı başarabilmiş toplum yapıları. Yüksek düşünce ve sanatın varolabildiği toplumlarda ancak siyaset farklılıklara karşı hürmetkâr ve müeddeb davranmak zorunda hisseder kendini. Aksi takdirde ırksal saflık, dinsel yalınlık, düşünsel kesinlik, kültürel mutlakiyet başgösterir ki kelimenin tam anlamıyla bu bir kabus olur. Toplum olarak bu konuda yeterince deneyim sahibiyiz sanırım.
 
Ekonomik ve siyasi iktidarın buyruklarıyla sanatın varolma imkânı hiç mi yok?
İşte meydan, buyursunlar ve sanatı varlığa getirsinler! Kanuni olmak yetmez, Sinan’ı da bulmak lazım. Bence Kanunî’nin ihtişamı kılıcının değil, Sinan’ı keşfeden basiretinin keskinliğinde idi.
 
Türkiye bir gün yüksek düşünce ve sanatı üretebilecek mi?
Kendi farklılıklarına hürmet etmeyi öğrendiğinde niçin üretemesin? Kendi haylazlarını sevmeyi becerebildiğinde. Ara sokaklarını küçümsemekten vazgeçtiğinde. Bunu daha önce başarmıştı, yine başarabilir. Yüksek düşünce ve sanat saf ve arı yapılardan hoşlanmaz, her halukarda cosmopoliticum şart!
 
Türkiye’nin zekasını nasıl tanımlardınız, sözgelimi görsel mi, mantıksal mı, duygusal mı, hangisi?
Hiçbiri. Korkunun olduğu yerde zekadan söz edilemez. Zekanın lafı mı olur, Türkiye korkmaktan vazgeçtiğinde, belki de o gün, beyninde değil, kalbinde saklı akılla asıl düşünmeye başlayacaktır.
Kübra Doğru, Star

 

Reklamlar