Etiketler

, , , , , ,

A.KekeçCumhurbaşkanı Gül, 93 yılı Madımak olaylarını araştırmak için DDK’yı görevlendirdi.

DDK incelemesinden beklediğim tek sonuç yargının dikkatini tekrar Madımak‘a yoğunlaştırabilmesi.
TBMM Araştırma Komisyonları’ndan beklenen de budur.Bu organların savcı ve hakimler gibi zorlayıcı, kısıtlayıcı ve emredici yetkileri bulunmadığı için, adli makamlar gibi olayları aydınlatabilme iktidarları yoktur. 

Nitekim DDK, TSK içinde ve TSK görevleriyle ilgili olarak inceleme bile yapamaz.
Faili Meçhulleri Araştırma veya Darbeleri Araştırma Komisyonları dilediği her kişiyi sorgulayamaz. Yemin ettiremez. Arama ve el koyma yapamaz.

“Gelmiyorum” diyeni savcı gibi zorlayamaz.
DDK ve TBMM Araştırma Komisyonları gibi organların en büyük işlevi, gerçeği aydınlatabilecek tek güç olan yargıya, taze bir araştırma gücü ve zemin kazandırmaktır.

Bugüne kadar hangi TBMM Araştırma Komisyonu hangi karanlığı aydınlattı?
Güldal Mumcu yeni kitabında Uğur Mumcu cinayetiyle ilgili olarak derin devleti işaret ediyor.
Suikasttaki tuhaflıklar, Güldal hanımın zannını güçlendiriyor.

Suikastın hemen akabinde olay yerinde inceleme yapan polisler, hiçbir delil bulamadı. 
Mumcu’nun arabasına raptedilen C-4 patlamasıyla etrafa dağılan ve cımbızla toplanması gereken deliller ise süpürgeyle süpürüldü.

Suikastla aynı gün medyanın büyük bir bölümü suikastın İran devleti tarafından yapıldığı konusunda yoğun bir propagandaya başladı.

Aynen Danıştay saldırısının yaşandığı gün Cumhurbaşkanı Sezer ve Danıştay Başkanı’nın olayı“cumhuriyete yapılan bir saldırı” olarak yargısız infaz etmeleri gibi.

İslami Hareket ve İran destekli Tevhid-i Selam gibi örgütlerden bahsedildi.
17 Ocak 2000′de yapılan Hizbullah operasyonunda ele geçirilen materyallerde;
Hizbullah’ın Menzil Grubu lideri Fidan Güngör‘ün öldürülmesinin ardından Hizbullah’a geçen Murat Filiz‘in yazdığı bir rapor soruşturmanın başlangıç fişeğiydi.

Raporda Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu‘na eski örgüt hakkında bilgi veren Murat Filiz’in “Bizim İranlılar’la Ankara grubu görüşmüş. Hatta onlara iş yaptırmış. Bombalama işi. İğneci bizzat katılmış” sözleri operasyonun temelini teşkil etti.

Tevhid-i Selam örgütünün yöneticilerinden olan “İğneci” kod adlı Yusuf Karakuş, TEM Şube’deki ifadesinde, suikastı İranlılar’ın planladığını ve bombayı İranlılar’ın koyduğunu söyledi.

Karakuş, kendilerinin gözcülük yaptıklarını ve evin yakınlarındaki bekçiyi lafa tutup oyaladıklarını ve 11 yıl önce gittikleri İran’ın Kum kentinde Savama ajanları tarafından teorik ve pratik yönden eğitildiklerini iddia etti.
Emniyette Mumcu’yu öldürmeye azmettiren İranlı’yı teşhis etti.

Polisin elinde “güvenilir bir koz” olarak Karakuş’un Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu‘na yazdığı mektup vardı.
Karakuş mektupta, “Ben Tevhid-i Selam grubundan ayrıldım. Sizin gruba geçmek çalışmak istiyorum. Önceki yıllarda yaptıklarımı referans olarak veriyorum. Ben, Uğur Mumcu suikastında da bulundum” diyordu.

Yazılı ifadesinin dışında video kayıttaki sözlerinde Karakuş, gözleri bağlı halde, Mumcu’nun öldürülmesini, “Allah için istediğini” söylüyordu.

Mumcu ve Kışlalı cinayetlerini soruşturan polis birimleri, Türkiye’deki İran destekli büyük yapılanmayı afişe ettiler.
Sorgulamalar sonucunda, İran’ın “Özel Harp” örgütü olarak nitelendirilen Kudüs Savaşçıları örgütünün Türkiye’de yedi ayrı silahlı irticai grubu destekleyerek, eylemlerde yönlendirdiği belirtiliyordu.

Muammer Kışlalı cinayetinin zanlıları Necdet Yüksel ve Ferhan Özmen‘in üç defa İran’a gittikleri belirlendi.
Yüksel ve Özmen, Tahran yakınlarında bir kampta askeri eğitim aldıklarını, örgütü yönlendiren İranlılar’ın Türkiye’ye işadamı görüntüsü altında girip çıktıklarını söylediler.

Böylece gözler ve dikkatler İran’a çevriliyordu.
Başbakan Bülent EcevitMumcu ve Kışlalı cinayetlerindeki esrar perdesinin artık ortadan kalktığını söyleyerek, İran’a açık salvolar yaptı.

İran, Mumcu’nun öldürülmesine İranlılar’ın karıştığı iddialarının, “İsrail ve Siyonistler’in tezgâhı olduğunu” savundu.
Tüm bunlara rağmen;

Güldal Mumcu‘nun kitabında da zikrettiği gibi Ankara DGM Savcısı Ülkü Coşkun “Olayı devlet yapmıştır. Siyasal iktidar isterse çözülür” diyordu.

Savcı, şüphelilerle ilgili gözaltı tutanaklarında tahrifat yapıldığını da biliyordu.
O güne kadar adı bilinmeyen İslami Hareket Örgütü (İHÖ) tamamen uydurmaydı.

İHÖ’nün istihbaratçısı olduğu ileri sürülen İrfan Çağrıcı, 23 Haziran 1994′te İstanbul’da yakalandı.
İçişleri Bakanı İsmet Sezgin de 2 sene sonra, Mumcu’nun katilinin Çağrıcı olduğunu açıkladı.
Böyle miydi gerçekten?

Gültekin Avcı, Bugün 04.12.2012

Medyada günlerce “Uğur Mumcu’nun katilleri” olarak lanse edildiler, işkence gördüler, itirafa zorlandılar ve sonunda yargı önüne çıkarıldılar. Üç kişi idam cezası, diğerleri de 12 ila 18 yıl arasında değişen ağır hapis cezalarına çarptırıldılar.

Bunlar meslektaşlarımızdı.

Yani, gazeteci…

Sanıklardan Hasan Kılıç, Mehmet Ali Tekin, Abdülhamit Çelik ve Mehmet Şahin “Uğur Mumcu suikastinin failleri” olarak gözaltına alınmışlardı ama Uğur Mumcu cinayetiyle ilgileri bulunmadığı tespit edildi ve üstelik bu bilgi soruşturmayı yürüten DGM savcısı Hamza Keleş tarafından teyit edildiği halde serbest bırakılmayıp hemen oracıkta ihdas edilen “Tevhidi Selam Örgütü”ne dahil ediliverdiler.

Katil uyduramadık, örgüt verelim…

 

Sanıkların hangi eyleme kalkıştıkları, hangi cinayeti işledikleri, anayasal düzeni yıkmayı hedefleyen hangi silahlı teşekküle katıldıklarına dair bir bulgu da yoktu ama devletlu öyle istemişti.

İnanamayacaksınız ama bu örgütün silahı da yoktu.

Daha fenası şu:

Mahkeme neticeleninceye kadar, kamuoyu onları “Uğur Mumcu’nun katilleri” olarak bildi. Uğur Mumcu öldürüldüğünde henüz ilkokul öğrencisi bulunan Abdülhamit Çelik de “tetikçi” ve “bomba tedarikçisi”ilan edildi.

Bunu, dönemin hükümeti yaptı…

Uğur Mumcu cinayetini “ortaçağın karanlığına” (ortaçağın karanlık güçlerine) ihale eden Cumhuriyet gazetesi de, balıklama atladı bu bilgilerin üzerine ve yıllardır sürdüre geldiği “irtica” kampanyasına bir yenisini ekledi.

Gözaltına alınan kişilerin, elde delil olmadan, bizzat İçişleri Bakanı Saadettin Tantan tarafından “Uğur Mumcu’nun katilleri” ilan edilmesine, DGM Başsavcısı Cevdet Volkan bile isyan etmişti. Hatta Volkan, Umut Davası’nın “takipsizlikle” sonuçlanacağını söylüyordu ama dediğim gibi, devletlu ismi geçen gazetecileri cezalandırmayı kafasına koymuştu bir kere.

Üzerinden 11 yıl geçmiş bu “gözaltı ve yargı fecaatini” niçin hatırlattım?

Şundan:

Dün, Alper GörmüşGüldal Mumcu’nun kitabından yola çıkarak harika bir yazı yazdı Tarafgazetesinde ve Uğur Mumcu suikastini “ortaçağın karanlığına” yıkan Cumhuriyet gazetesini silkeledi.

Güldal Mumcu’nun anlattıklarından öğreniyoruz ki, Uğur Mumcu’yu bizzat “devlet” ortadan kaldırmış.

Bu konuda epey bilgi ve anekdot var kitapta…

Detaya girmek istemiyorum. Kitabı alıp okuyun. Ama şunları hatırlatmayı da ödev biliyorum:

Bugüne kadar Abdullah Çatlı’sından Abdullah Argun Çetin’ine, Oral Çelik’inden Haluk Kırcı’sına,Hasan Kılıç’ından Mehmet Şahin’ine onlarca isim Uğur Mumcu suikastinden sorumlu tutuldu.

Yüzlerce kişi gözaltına alındı ve işkenceden geçti.

Arada “garnitür” kabilinden bir iki sol örgüt zikredildi, PKK’dan bahsedildi ama elde edilen bilgiler (!) bu cinayeti aydınlatmaya yetmedi.

Neredeyse gelenektir:

Her yıl bir iki grup, bir iki örgüt, bir iki cemaat Uğur Mumcu cinayetinden sorumlu tutulur.

Ardından geniş tutuklamalar başlar.

Bazı “ipuçları” (!) elde edilir.

Sonra, bu ipuçlarının bir komşu ülkeye (İran’a) çıkması/çıkarılması sağlanır.

Basın köpürtür, o ülkeyle savaş noktasına gelinir. Filan…

Hep böyle oldu.

Hep belli bir ülke, belli bir mahfil, beli dini gruplar suçlandı ama Türkiye’yi “kapalı darbe” ortamına (93 kapalı darbesine) sürükleyen “iyi çocuklar” soruşturmadan “özenle” muaf tutuldu.

Güldal Mumcu’nun anlattıkları, bütün kurguyu altüst ediyor.

Şimdi “özeleştiri” ve “muhasebe-i nefs” zamanı.

Bu işte Cumhuriyet gazetesi öncülük etmelidir. Bugüne kadar üzdüklerinden, yaraladıklarından, düpedüz töhmet altında bıraktıklarından özür dilemelidir…

Onu, merkez medyada yer tutan ama “vicdan”la ilişkisini kesmiş gazeteler izlemelidir.

Ve tabii Saadettin Tantan

 

Ahmet Kekeç, Star gazetesi

********************************

Alper_GörmüşAlper GÖRMÜŞ’ün ‘Mumcu’nun katili’ hâlâ mı ‘Ortaçağ karanlığı’ makalesi Mumcu suikastını anlatan en güzel makalelerden biri:

Uğur Mumcu’nun yedinci ölüm yıldönümü olan 24 Ocak 2000 tarihli Cumhuriyet gazetesininCumhuriyet imzalı başyazısında, Mumcu cinayetiyle öteki “laik aydın cinayetleri”nin çözülememiş olması “geçmiş gerici iktidarlar”a fatura ediliyor, başyazı şu iyimser ve umutlu cümleyle sona eriyordu:

“Dileriz ki ülkemiz 28 Şubat’la girdiği yeni dönemde bir çözüme ulaşsın; geçmişin faili meçhul cinayetlerini aydınlatarak hukuk devletine doğru yürüdüğümüzü iç ve dış dünyadaki kamuoyu karşısında kanıtlasın!..”

28 Şubat’ın yolunu açmak üzere planlanıp uygulamaya konulmuş faili meçhul cinayetlerin aydınlanmasını 28 Şubat’çılardan ummak!

Bir başyazı müellifi ancak bu kadar feraset sahibi olabilir!..
Bu tarihten 12 yıl sonra, birkaç gün önce, Uğur Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu’nun cinayete ve sonrasına dair anıları kitap olarak yayımlandı…
Aklımda iki soru var…

Birincisi: Acaba o başyazıyı kaleme alan kişi, Güldal Mumcu’nun bugün anlattıklarının ne kadarını biliyordu?

İkincisi: Her 24 ocakta okurlarına “Mumcu’nun katili Ortaçağ karanlığı” duygusunu geçirmek için ellerinden geleni yapan Cumhuriyet yöneticileri, yazarları, editörleri Güldal Mumcu’nun bugün anlattıklarının ne kadarını biliyorlardı?

Bu soruları soruyorum, çünkü kitapta anlatılanları bilen birilerinin yıllar boyunca “Mumcu’nun katili Ortaçağ karanlığı” yayıncılığı yapabilmeleri bana imkânsız görünüyor…

Nedeni açık: Eğer Uğur Mumcu’nun inançlı bir arkadaşıysanız, bunun onun ruhunu muazzep edeceğini bilir, kendinizi böyle bir yayıncılıktan esirgersiniz… Yok eğer ahlakınızın kaynağı “seküler” ise, o zaman da bunun onun hatırasına büyük bir saygısızlık olacağını bilir, kendinizi yine böyle bir yayıncılıktan esirgersiniz…

Görmek isteyenlerin kitaba ihtiyacı yoktu ama…
Tam bu noktada, “Kitapta anlatılanların bir bölümü zaten biliniyordu ve kitaptaki ilave anlatımlara ihtiyaç duymadan, sırf bunlara dayanarak da Mumcu’nun katilinin başka bir ‘karanlık’ olduğu sonucu çıkartılabilirdi” diyenler tamamen haklı!

Haklısınız, kendimce “bildiğini bilmiyormuş yapma sanatı”na başvuruyorum: Tacâhül-i ârif!
Ben zaten kitaptan önce bilinenlerden ve Uğur Mumcu’nun katledilmesiyle başlayan meş’um 1993’te olanlardan hareketle defalarca sordum başlıktaki soruyu… Şimdi bir daha sormamın nedeni, kitaptan sonra da bu yönde bir “aydınlanma”ya tanıklık edemiyor olmamın yarattığı şaşkınlık…

Neyse, konuyu dağıtmayalım… Soru şuydu: Cumhuriyet gazetesi çevresi ve aslında bütün laik çevreler şayet kitapta anlatılanları biliyorduysalar (ki en azından Güldal Mumcu’nun dostlarının bunları bildiğini varsayabiliriz), o yayıncılığı nasıl sürdürebildiler…
Böylece geldik, Güldal Mumcu’nun neler anlattığı faslına…

Yeşil’in ziyareti: 1996, kurban bayramı…

Kitabın “flaş”ı hiç kuşkusuz, 1993 olaylarının bir bölümüne ve ondan önceki ve sonraki birçok olaya karışmış olan “Yeşil” kod adlı devlet görevlisi Mahmut Yıldırım’ın 1996’da Mumcu’ların evini ziyaret ettiğinin açıklandığı bölümdü…

Yeşil, iki küçük çocuğun elini tutarak eve gelmiş 1996’nın kurban bayramında ve ayaküstü, şifrelerle, sembollerle dolu birkaç cümle sarf ettikten sonra evi terk etmiş. (Bana sorarsanız, ziyaretin kurban bayramında gerçekleştirilmiş olması bile çok sembolik!) İlk cümlesi, “Sokaktaki caminin adının Ti Camii olarak değiştirilmesi gerekir. Bunu sizin sağlamanızı istiyorum” olmuş. (Mumcu, “ti”nin hedef anlamında kullanıldığını çıkarmış daha sonra.)
Sonra aralarında şu konuşma geçmiş:

Yeşil: “Olayın failini bulsak, sizin için yeterli olur mu?”


Mumcu: “Ben gerçeği istiyorum.”


Yeşil: “Olayı yapanı bulsak, sonra etrafından da birkaç kişi bulunsa yeter mi? Çünkü siz ne isterseniz o olacak…”


Mumcu: “Ben gerçeği istiyorum.”


Yeşil: “Haa, anladım. Siz hepsini istiyorsunuz.”


Mumcu: “Ben gerçeği istiyorum.”


Yeşil: “Siz hepsini istiyorsunuz. O zaman üç tane gül alacağım. Birini Başbakanlığa, birini Çeçenistan’a, birini de Uğur Bey’in öldürüldüğü yere koyacağım.”


Soruşturma savcısı ölü bulunuyor…

Kitapta yer alan ve en az Yeşil’in ziyareti kadar manidar bir başka olay, davanın savcısı Kemal Ayhan’ın evinde ölü bulunması… Cumhuriyet’in (18 kasım) sürmanşet alanından, “O savcıya otopsi bile yapılmadı” başlığıyla sunulan olay, iki spot hâlinde şöyle özetleniyordu:

Birinici spot: “Güldal Mumcu: Davaya yeni atanan Savcı Kemal Ayhan’la görüşmeye gittik. ‘Olayın failleri konusunda bir kanaat elde ettiniz mi?’ dedim. Biraz tereddüt geçirdi. ‘Uluslararası istihbarat örgütleri, biraz mafya ve karanlık güçler… diyeyim’ dedi.

İkinci spot: “‘Faillere büyük ölçüde ulaşmaya çalışıyoruz’ diyen Savcı Kemal Ayhan, eşi ve çocuklarının tatilde olduğu bir sırada evinde ölü bulundu ve aynı gün otopsi dahi yapılmadan Başsavcı Nusret Demiral’ın talimatıyla defnedildi.”

“Bu işi devlet yapmıştır!”
Savcılardan söz açılmışken, davanın ilk savcısı Ülkü Coşkun’la Güldal Mumcu
arasındaki diyalogu hatırlamadan geçmek olmaz… 18 Şubat 1993’te, yani cinayet tarihinden 25 gün sonra Mumcu’ların evinde geçen diyalogun iki de şahidi vardır: Ailenin avukatlarından Emin Değerve Uğur Mumcu’nun ablası Beyhan Gürson… Güldal Mumcu, kitabın 57-58. sayfalarında şöyle aktarıyor bu kan dondurucu diyalogu:

“Güldal Hanım üstüme gelmeyin. Namus borcumuz dediler, bugüne kadar hükümetin hiçbir üyesi dosyanın ne olduğunu bana sormadı. Bu işi devlet yapmıştır. Siyasi iktidar isterse çözer.”


“Nasıl yani hani Amerikan filmlerinden izliyoruz onun gibi mi?”


“Evet.”


“Temizlikçilerini de yolladılar mı?”


“Evet, ama bu söylediklerimi basına açıklarsanız yalanlarım.”

Bir başka Ülkü Coşkun- Güldal Mumcu diyalogu kitabın 70. sayfasında yer alıyor:

“Bana olayı aydınlatmam konusunda yazılı emir verilirse olay çözülür.”


“Size ‘olayı aydınlatmayın’ diyen kim? Bir savcı olarak önünüze gelen dosyayı aydınlatmakla yükümlüsünüz zaten.”


“Anlamıyorsunuz Güldal Hanım.”


“Evet anlamıyorum. Kim size olayı çözmeyin, diyor. Yazılı emir istediğinize göre…”

Bu diyalogları, Güldal Mumcu’nun 19 kasımda Cumhuriyet’ten Işık Kansu’ya verdiği söyleşide verdiği bilgilerle okumak gerekir:
Ailenin avukatları, Ülkü Coşkun’un “soruşturmayı savsakladığı” gerekçesiyle Adalet Bakanlığı’na başvurmuşlar. Bakanlığın görevlendirdiği müfettişler, savcının soruşturmayı savsakladığı sonucuna varmışlar ve raporlarında savcı hakkında disiplin cezası uygulanması gerektiğini belirtmişler.
Gerisini Güldal Mumcu şöyle anlatıyor:

“Fakat bu istem uygulanmadı. Bu istemin uygulanması için Askerî İdare Mahkemesi’ne başvurduk, çünkü Ülkü Coşkun askerdi. Askerî İdare Mahkemesi, bu cezanın uygulanamayacağını, neden uygulanamayacağı konusunun da açıklanamayacağını, çünkü bunun devlet sırrı olduğunu söyledi.”

Nasıl, şahane değil mi?

“Bulun deniyor, bulun ulan denmiyor!”
Kitabın yayımından hemen önce kitabı tanıtmak amacıyla Cumhuriyet’te yayımlanan dizinin ikinci bölümünde, Güldal Mumcu’nun başka ilginç anılarına da yer verilmiş… Mesela 13 Nisan 2000’de yaşadığı şu tecrübe:

“Olay yeri inceleme ekibinden Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı Uğur Badem telefon edip ziyaret etmek istediğini söyledi. Vakfa davet ettim, geldi.


“Çalışmalarına devam ettiklerini, araştırmalarını sürdürdüklerini söyledi. Ama biraz sıkıntılı bir hâli vardı. ‘Güldal Hanım, bize bulun diyorlar’ dedi.


“E başka ne söyleyeceklerdi ki’ diye sorunca, ‘Bulun ulan! denmiyor. MİT, Emniyet, siyaset arkamızda tam durmuyor’ diye cevap verdi.”

Güldal Mumcu’nun bunu açıkladığı iyi oldu. Böylece biz, devletteki soruşturma dilinin incelikleri hakkında da bilgi sahibi olmuş oluyoruz. Buna göre, “Bulun ulan” demek, “failleri bulun, yoksa çıranızı yakarım” anlamına gelirken, “bulun” demek, “Bulmayın ulan” anlamına geliyor!..
Güldal Mumcu’ya “Sizi temin ederim ki hanımefendi, benim başında bulunduğum teşkilatın, eşinizin öldürülmesi olayıyla bir ilgisi yoktur” diyen MİT Başkanı; yanına büyük umutlarla gidilen fakat kendisinden sadece “Eşiniz arı kovanına çomak sokmuştu” cümlesi sâdır olan Başbakan da var ama, onların ayrıntısına girmeyelim artık…

Kitapla ilgili bölümler bu kadar…
Sonraki yazıda, bütün bu gerçeklerin ışığında, yüzbinlerce insanın askerlerle birlikte yürüyüp“Ortaçağ karanlığı”na karşı öfkelerini haykırdığı Uğur Mumcu’nun cenaze törenine bakacağız… Oradan hareketle de, tarihimizdeki, demokrasi karşıtı güçlerin manipüle ve mobilize ettiğinden kuşkulanmamız için elimizde “dev” nedenlerin bulunduğu başka “dev gösteriler”i hatırlayacağız…

alpergormus@gmail.com

Reklamlar