Etiketler

, , ,

Yusuf KaplanNecip Fazıl, neyimiz olur? Nazım Hikmet, kimin kuludur?

Türkiye’nin yaşadığı tarihî tecrübeyi, dünyada pek az ülke yaşadı: Avrupalıların bütün kıtaları sömürgeleştirdikleri, kıran kırana birbirleriyle boğuştukları bir zaman diliminde, biz, dünyanın en sorunlu ve dünya tarihinin yapıldığı üç kıtanın kesiştiği bir havzada, etnik farklılıkların birbirleriyle boğuşması şöyle dursun, farklı dinlere, kültürlere, medeniyetlere mensup toplulukları ilk kez gerçek anlamda küresel bir sulh ve cihanşümûl kardeşlik düzeni kurarak barış, adalet ve hakkaniyet ilkeleri içinde aynı müşterek vasat’ta yaşatmayı başaran asil ve aziz bir medeniyet kurduk.

20. yüzyılın başlarında bu medeniyet -nihayet- durdurulduğunda, Batılıların sömürgeleştirme girişimlerine karşı direndik. Elimizde kalan “Anadolu kıtası büyüklüğündeki” “toprak parçası”nı sömürgecilere çiğnetmedik.

Ama bu toprak parçasına, tam bin yıl süren bir oluş, varoluş ve fikir çilesi çekerek ektiğimiz “maya”yı, “ruh-köklerimiz”i, bizzat kendi ellerimizle tarihe gömme gafletinde bulunduk!

20. yüzyıl, bir yönüyle, tam bir kayıp yüzyıl oldu bizim için, o yüzden: 20. yüzyılda dünya tarihinin yapılmasında, şekillenmesinde hiçbir rolümüz olmadı.

Ama 20. yüzyıl, bir yönüyle de, kaybettiklerimizi neden ve nasıl kaybettiğimizi hatırlayış yüzyılı oldu: Yeniden silkinip kendimize gelme, toparlanma konusunda yorucu ama öğretici bir performans ortaya koyduk.

Anadolu coğrafyasına hapsolan bu ülkenin çocukları, bizi tarihe gömmeye çalışan sömürgecilerin ve sömürge/ci kafalıların hesaplarını alt üst etmeyi başardı. 21. yüzyıla merdiven dayadığımızda, insanlığa insanlığını hatırlatacak ruh-köklerimizi yeniden hatırladığımızı, yitirdiğimiz medeniyet rüyalarımızı ve rotamızı, iddialarımızı ve ruhumuzu taze bir ruhla ve silkinişle yeniden hayata geçirecek uzun bir yola çıkmaya hüküm giydiğimizi dünya-âleme ilan etmeye muvaffak olduk, çok şükür.

Bediüzzaman, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e sarkan süreçte, bu ülkenin asil çocuklarına kanatlandırıcı bir ruh üflemişti. Cumhuriyet sürecinde ise, “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diyerek haykıran üstad Necip Fazıl, yeni bir hakikat çağının gelişini müjdelemişti bize.

Fatih Sultan’la, Necip Fazıl’ın oynadıkları tarihî rolleri, birbirine benzetirim, her zaman: Nasıl Fatih Sultan, asil bir medeniyetin bayrağını göndere çekmişse, aynı şekilde, Necip Fazıl da, bu asil medeniyetin yeniden ayağa kalması, insanlığın önüne taptaze koridorlar açması sürecinde surda büyük bir gedik açmış, insanlığın büyük bir varoluş ve hakikat bunalımının eşiğinden geçtiği bir zaman diliminde, dünyaya yeniden adaletin, hakkaniyetin ve sulhün hâkim olacağı medeniyet ruhunun, iddialarının ve rüyasının tohumlarını ekmişti, bu ülkenin tarihe girmeye, tarihte yürümeye, tarihin akışını değiştirmeye susayan asil çocuklarına.

Necip Fazıl, bize, “biz”i hatırlatan bir öncüydü. Ezel-ebed aşkının yolunu gösteren bir hakikat yolcusuydu. Bizi silkeleyip kendimize getirmişti. Geleceğimizi ellerimize tutuşturan, yeni bir çağın habercisi, hazırlayıcısı yeni bir fatihti o: Geleceği fetheden, geleceğimizi işaret eden, geleceğimizin yapı taşlarını döşeyen, ruh-köklerini, tohumlarını toprağa eken, bize esaslı, eskimez, pörsümez, her dâim taptaze bir ruh üfleyen, bedel ödemekten kaçınmayan bir medeniyet ve hakikat savaşçısıydı.

Hakikate susamış bir aşk adamıydı; ruh adamıydı üstad Necip Fazıl: Yokoluş çukuruna yuvarlandığımız karabasan iklimini, bir yeniden-doğuş, bir diriliş, bir varoluş iklimine dönüştürmeyi başaran devrimci bir dervişti.

Öncülerin öncüsüydü: Necip Fazıl olmasaydı, Sezai Karakoç olur muydu? Sezai Karakoç olmasaydı, biz, bugün burada olabilir miydik? Hepimiz onun ektiği tohumların filizleriyiz. Bugün bir medeniyet ufkundan, ruhundan, yolculuğundan sözedebiliyorsak, bunu, Necip Fazıl’ın sarsılmaz yürüyüşüne, çağlayanı andıran “ses”ine, coşkusuna, heyecanına, koşusuna, sözün özü sanatına, fikrine ve aksiyonuna borçluyuz.

Fakat borcumuzu hakkıyla ödeyebiliyor muyuz acaba?

Nerede Necip Fazıl filmleri? Nerede Necip Fazıl’ın düşüncesini, sanatını, aksiyonunu tartışan, geleceğe taşıyan çaplı düşünürler, sanatçılar, şairler, gönül, ruh ve eylem erleri, nerede?

Necip Fazıl’la Nazım Hikmet’i aynı yere, aynı kareye yerleştiren yersiz yurtsuzlar, mankurtlar, metamorfoz yemiş mirasyedilerden geçilmiyor ortalık!

Necip Fazıl, hangi asil medeniyet ve hakikat rüyaları görüyordu; Nazım Hikmet, bu asil rüyanın neresine düşüyordu acaba? Biri putkırıcı, çağ açıcı bir hakikat yolcusu; diğeri bu yolun önüne çakıl taşları döşeyen kırk haramîlerin önünü açan, onlara methiyeler dizen bir harabatî… Nasıl olur da, bir harabatiyle bir hakikat yolcusu aynı karenin içine yerleştirilebilirdi?

Sahi, Necip Fazıl bizim neyimiz olur? Nazım Hikmet kimin kuludur?

Bir hakikat yolcusunun mirası ancak bu kadar paçavraya çevrilebilirdi vesselâm!

Reklamlar