Etiketler

, , ,

Gülay GöktürkAslına bakarsanız, Türkiye’de hükümet ve Kürt sorununun çözümü için iyi niyetle çaba sarf eden çevreler, birtakım siyasi mülahazalarla hukukun elini tutmasaydı, BDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıkları şimdiye çoktan kalkmış olurdu. 

BDP’liler bugüne kadar savcıların eline terör örgütüyle organik ilişkilerini ispatlayabilecek o kadar çok kanıt verdiler ki, kalemi eline alan her savcı bu konuda dört dörtlük bir iddianame yazabilirdi; sadece Türkiye’de değil, dünyanın bütün demokratik hukuk devletlerinde…

Ama malum siyasi endişeler galebe çaldı ki, onları artık hepimiz ezbere biliyoruz:
Aman siyasi kanalı kapatmayalım… Ne de olsa temsili bir karakteri de var… Kürt kitleleri dışlandıklarını hissetmesinler… Terör örgütü de zaten bunu istiyor… BDP’ye biraz daha fırsat verelim… Hukuku biraz daha esnetelim ve benzeri…

Peki biz bu endişelerle, tolerans eşiğini hukuk devleti olmanın gereklerini ayaklar altına alacak kadar genişlettik de ne oldu?

BDP bunu sistemin zaafı -ya da çıkmazı- olarak değerlendirdi ve sonuna kadar kullandı. Ne yaparsa yapsın kendisine dokunulamayacağını bilmenin -ya da sanmanın- cüretiyle, son kucaklaşma olayında, demokratik parlamenter bir rejimin asla tolere edemeyeceği noktaya kadar dayandı.

Bugün dokunulmazlıklar kaldırılacak diye ödü kopanlar yine aynı siyasi korkularla, bu son küstahlığı da sineye çekmemizi öneriyor. Tabii, BDP’liler de bu siyasi korkulara güvenerek koskoca Türkiye’ye ve hukuk sistemine şantaj yapıyor: Bize dokunursanız yanarsınız! Köprüleri de atarız, Türkiye’yi de yakarız!

Yanlış hesap

Ama bu defa yanlış yaptıkları bir hesap var: Son kucaklaşma olayıyla şantaj güçlerini kaybettiklerini görmüyorlar.
BDP, Kürt sorununun parlamento platformunda çözümüne katkısı olacağı konusunda umut vadettiği sürece değerliydi ve muhafazası gerekiyordu.

Türkiye demokratik kamuoyu, BDP’nin bu misyonu yerine getireceği konusunda umudunu kaybetmediği sürece, onun varlığını korumak konusunda çaba sarf etti, bu uğurda hukuku esnetti ve tolerans eşiğini yüksek tuttu. Ama BDP, son davranışıyla bu umudu yok ederek kendi siyasi önemini de ortadan kaldırdı ve dolayısıyla şantaj gücünü kaybetti.

Biraz açayım:

Hepimiz BDP’nin PKK’dan ciddi bir şekilde “terör” mikrobu kapmış olduğunu baştan beri biliyorduk. Ama uzun yıllar elbirliğiyle, anlayışla ve empatiyle onu mikroptan arındırmaya, iyileştirmeye çalıştık. Terör mikrobundan ne kadar arınabilirse, Kürt sorununun parlamentoda temsilini o kadar üstlenebilir; Kürtler’i temsil niteliği o kadar yükselebilir, sorunun çözümüne o kadar çok katkıda bulunabilirdi…

Ama BDP ısrarla parlamentoda Kürtler’i değil PKK’yı temsil etmeyi tercih etti. Siyasetinin ana amacını PKK’yı meşrulaştırmak olarak belirledi. Kendisi politik arenada geçici bir olguydu; PKK’nın bu platformda bizzat yer alamadığı bu konjonktürde geçici olarak onu temsilen bulunuyor ve asli görevini hiçbir zaman unutmuyordu. Asli görevi, Kürt sorununun ancak PKK eliyle ve silahla çözülebileceğini geniş kitlelere -alıştıra alıştıra- kabul ettirmek, onun varlığını meşrulaştırmaktı. PKK’lı teröristlerle kameralar önünde kucaklaşmak bu meşrulaştırma politikasının zirvesiydi.

Ama bu zirve aynı zamanda onun meşruiyetini kaybettiği nokta oldu. BDP, PKK’yı meşrulaştırmaya çalışırken kendi siyasi meşruiyetini kaybetti. Kürt halkının sorunlarını parlamentoda temsil eden bir parti olmaktan tamamen çıkıp PKK’nın kişiliksiz bir kopyasına dönüştü. Yasal bir parti olarak ne temsil gücünden ne de sorun çözme kabiliyetinden söz etme imkanı kaldı. Artık bugün hiç kimse BDP’den yeni anayasa için olumlu bir katkı beklemiyorsa; hiç kimse onun seçmeli Kürtçe dersleri konusunda ne düşündüğünü,Büyükşehir Yasası’na ne dediğini merak etmiyorsa, Başbakan’ın seçilmiş vali çıkışına destek çıkmasını önemsemiyorsa, bunun sebebi BDP’nin siyasi ölümünün gerçekleşmiş olmasındandır.
İşte, BDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılıp kaldırılmamasının siyaseten önemini kaybettiği noktaya böyle geldik.

Dolayısıyla -daha önce de yazdığım gibi- Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, yarın dokunulmazlık konusu önlerine geldiğinde oylarını kullanırken herhangi bir siyasi kaygıdan arınmış bir biçimde şu sorunun cevabını arayacaklar:

Bir hukuk devleti bir milletvekilinin eli kanlı bir terör örgütü üyesi ile kucaklaşmasını kaldırabilir mi? Terörü meşrulaştırma amacıyla yapılmış bu meydan okumayı, hukuku gözden çıkarmadan sineye çekebilir mi?
Bu sorulara verilecek cevap, rejimimizin temel karakteriyle ilgilidir, dolayısıyla her türlü siyasi mülahazadan daha önemlidir.

Reklamlar