Etiketler

, , , , ,

Fazıl Say metninin kıza analizi 

Fazıl Say’ın Taraf’taki halka seslenişini okurken küskün, öfkeli, yalnız hisseden bir çocuğu izlermiş hissine kapıldım. Açıkçası tüm bu tartışmalar, bilinçli veya içgüdüsel bir piar çalışması gibi de geliyor. Öte yandan bu müzik insanının işlerini dinleyip, “kafasından geçirdiklerini” tabakta bırakma arzum ağır basıyor. Bende ikisi birbirini etkiliyor çünkü. Kişi ile ürününü birbirinden kolay ayıramıyorum. Her zaman mümkün olmadığını bildiğim hâlde, kişi ile sanatının aynı olgunlukta olmasını bekleyenlerdenim. Mesela Orhan Pamuk’un, Adalet Ağaoğlu’nun romanlarını içim rahat okuyorum. İnsani duruşları ile eserlerinin başarısı arasında aklım bir tür bağlantı kuruyor. Fazıl Say ve örneğin Atilla İlhan’da böyle bir şansa sahip değilim. Şüphesiz tamamen benim penceremden gözüken durum bu, sübjektif. Aynı nedenle Pamuk’u okuyamayan, ama Say’a ideolojik olarak yakın ve bu durumun onun sanatını takdir etmekte bonus sağladığı bir sürü örnek vardır. Onları yargılama hakkını kimden alabilirim ki! Hem sıkça tekrarladığım bir söz var; saygı duymuyor olmam, saygı göstermeyeceğim anlamına gelmez.

Say’a kızıp, gözü kara bir arabesk savunucusu olacak değilim. Çünkü gereksiz. Yüksek lisansım Kültürel İncelemeler üzerine ve küçük bir sır vereyim, dünya yüksek-alçak kültür tartışmalarını çoktan geride bıraktı. Hatta fazlaca ayıp bulunuyor böyle yaklaşımlar. Gençliğim korolarda, Mozart, Charpentier, Verdi, Gomidas dinleyerek ve söyleyerek geçti. Malum biz doğar doğmaz kilise korosuna yazdırılırız. Klasik müzik dinleyicisiyim. Orhan Baba’yı da çok severim.

Ama Say’ın meselesi de, ona yönelen tepki de bunlardan öte bir şey barındırıyor.

Say’ın mektubunda, özür dilerken, hatta intihardan bahsedecek kadar “soyunukken” bile, kullanmayı seçtiği dil dikkat çekici. Müzik ambalajıyla kaplı toplum mühendisliği önerisi ve düş kırıklığının yarattığı öfke bu. Koskoca, asla kategorize edilemeyecek, türlü parçalara ve değerlere sahip çoklu bir topluma, sunağından “Sen” diye hitap etmesinden anlaşılıyor. Say dürüst. Sadece ima etmiyor. Açıkça “Benim istediğim gibi olmadığın için sana öfkeliyim. Ben seni bulutların üzerine çıkarmak istedim ama sen çamurda debelenmeyi seçtin” diyor. Bana Eski Ahit’te Yehova’nın kızdığı zaman kullarına karşı kullandığı dili hatırlattı.


“Evet, hatalı bir laf ettim sana, öfkeliyim sana. (…) Sana hep elimi uzatmak istemem, hiçbirisi umurunda olmadı. (…) Tüm evrenselliği savunup, iğrenç ticari müzikleri hala sana zararlı bulduğumu tüm samimiyetimle tekrarlıyorsam ve sen yine de kaldığın yerde sayıklıyorsan (…) Uzlaşabiliriz, uzlaşabiliriz ama sen de artık bir adım at ki uzlaşalım.”

Say konusunda yazma niyetim hiç yoktu. En fazla linç tehlikeli boyuta gelirse Say’ı savunabilirdim. Ama Taraf’ta yayımlanan bu metin bana o kadar etkileyici, o kadar samimi ve o kadar patetik geldi ki, bu mektuptan koca bir kitap bile yazılabilir. Aslında beyaz Türkiye Cumhuriyeti’nin cismanileşmiş bir prototipi gibi Say. Tekrar altını çiziyorum: Alttaki tartışma müzik değil. Hatta ortada bir tartışmanın olduğu bile söylenemez. Bu Say’ın halka bir söylevi, Nutuk gibi, bir monolog. Deha ve sanat ile ambalajlamaya gerek yok; bildik bir üst sınıf bakışı. Kemalizmin, radikal pozitivizmin grotesk hâlleri. 21. yüzyıldan bahsediyor ama, Say 20. yüzyılın ilk yarısına ait mükemmel bir örnek. Say’ı farklı kılan helalinden dünyaca ünlü, yetenekli ve üretken olması. Yoksa beyaz Türk kahvelerinde bunlardan sayısız örnekler bulabilirsiniz, hatta daha orijinallerini.

Bir de şu ego meselesi var. Sevgili Say, ego kavramını yanlış kullanıyorsunuz. Ego herkeste olan zaruri bir şey. Yoksa doğduğumuz anda ölürdük. Bunu açacak yerim kalmadı. Siz megalomanlıktan bahsediyor olabilir misiniz acaba? Narsistik kişilikten? Bu da alt-üst sınıf fark etmez çok yaygındır. Bende de var. Aklımla düzeltmeye çalışıyorum, tavsiye ederim, olgunlaştırır. Sizin ego üzerinden meşrulaştırdığınız şey, yani “şişkin ego”nun yüce sanat yaratmakta tek yol olduğu kanısı, tarihin en eski safsatalarından. Hâsılı, iyi müzik yapmak için böyle olmak zorunda değildiniz. Siz bunu seçmişsiniz. Arkasında durmanız daha saygıdeğer olacaktır. Tarihte bir sürü olgun, ilkeli, mütevazı deha örnekleri var.

Özetle, bu mektup bir özür, uzlaşma çağrısı gibi tınlamadı bende, daha çok eklektik, yer yer pianissimo, yer yer kreşendo bir had bildirme. O eli aslında istemiyorsunuz, haliyle size uzanmayacak da. Tahayyül ettiğinizden çok daha zeki bir toplumun içinde yaşıyorsunuz. Bu dostça uyarıyı önemserseniz, belki rahatlayabilirsiniz. Bu daha iyi müzik yapmanıza neden olur mu bilemem ama, daha huzurlu olursunuz.

Tabii biz de.

 

Reklamlar