Etiketler

, , , ,

Hak, hükümdarların, siyaset ehlinin, idarecilerin ellerine demiri, yüreklerine cesareti vermiştir.

Niçin?

Elbette ellerindeki demiri yüreklerindeki cesaretle birlikte kullansınlar diye. Yönetme sürecinin zorluklarını kolaylıkla aşabilsinler, yıldırımlar, fırtınalar, boralar karşısında bir hamlede yıkılmayıp, hak adına, halk adına, haksızlıklara/yolsuzluklara pekinlikle karşı koyabilsinler diye.
Lakin unutmamalı, bir de mizanı indirmiştir. Mizanı, yani ölçüyü, yani teraziyi, yani denge ve itidali, ki o demiri acullukla değil, hikmetle, hikmete uygun olarak kullanabilsinler diye. Hikmete, yani hakikatin bilgisine uygun olarak.
Hak, buna karşılık, ilim-irfan ehlinin, alimlerin, aydınların ellerine de kalemi, gönüllerine ise fikr u zikri yerleştirmiştir, ki onlar da kalemlerini hak adına, halk adına ve fakat her halukarda haksızlıklara karşı kullanmaktan çekinmesinler diye. Kısaca, demirin nasıl hikmet ve mizan karşısında sorumluluğu varsa, aynı şekilde kalemin de aynı ilkeler karşısında kesinlikle ihmal edemeyeceği büyük sorumlulukları vardır.
Hak ve hakikat siyasi erkin tekelinde olmadığı gibi, intelijensiyanın da tekelinde değildir. Her iki sınıfın da varlık nedeni hakikati temsil değil, hakikate hürmettir. Çünkü hakikat, elde edilmiş, ele geçirilmiş olanın değil, bilakis elde edilmek ve kendisine yakın olmak istenilen ilkenin adıdır.
Hakikate nisbetle ehl-i demirin de, ehl-i kalemin de öncelikli vasfı teennîdir. Olmalıdır. Dikkat ve itina. Kuşku ve tereddüt. Eylemin ve kuramın namusu kararlı olmakla, inad etmekle, ben yaptım oldu demekle değil, bilakis hakikate hürmeten kuş gibi ürkek davranmakla korunur. Yaptıklarımızın, yapacaklarımızın doğruluğundan yüzdeyüz emin olmak haklılığımızın değil, cehaletimizin alametidir çünkü. Cahiller cesur olur tesbiti, alemlere rahmet olarak gönderilenin bizlere rahmetinin eseridir. İfade istifade içindir, muhakkak ayık olmalı, haktan bir nişane olan o beni, ne yapıp edipbenlik beliyyesinin hasarlarından korumaya özen göstermelidir.
Yanlışın yaygınlığı onu doğru haline getirmez. Bilmeli ki cehl ilm’in değil, hilm’in zıddıdır. Hilm’in, yani teenni ile, tesamuh ile hareket etmenin. Cehalet ise fevri hareket etmek, düşünmeden taşınmadan davranmak demektir. Kontrolsüzlüğün ta kendisidir cehl. Murakabe ve muhasebenin tam karşıtı. Nitekim Türkçe’de, cahil delikanlıdeyişindeki sarkastik vurgu, eşanlamlı iki sözcüğün yanyana getirilmesiyle elde edilir. Dikkat ediniz lütfen, eşanlamlı iki sözcüğün.
İslam irfanı asırlar içinde zan ile cehl’i yanyana getirmiş ve bu iki kavramı açıkça ilmin karşısına koymuştur. Demek oluyor ki düşünürken zan’dan, sanılardan, davranırken cehl u cehaletten uzak durmak, demirin de, kalemin de en temel düsturudur. Olmalıdır. İlim kadar, ilm-i siyaset’in de.
* * *

İmdi, elimde kalemden, gönlümde bu toprakların esenliğinden gayrı bir dâvânın yer almadığı bilinsin isterim. Asırlardır kalbimi hakikate direnemeyecek şekilde terbiye etmekle uğraşıyorum. Evet, isterim ki hakikati görünce değil, sezince bile, hemen yüreğim boyun eğsin, bir ömürdür peşinden koştuğu o nazlı sevgiliye direnmesin, cilvelerinden yılmasın, yaklaşınca da lüzumsuz gayretkeşliklerle onu incitmesin, hemen benliğini yere çarpıp kendini bütünüyle sevgilinin ayaklarının dibine bıraksın. Çaresizim, belki de nasipsiz, bilemiyorum ama bir ömürdür böyle olsun diye çırpınıyorum.

Yaptım, üstesinden geldim, demiyorum. İsterim, diyorum. İstedim, diyorum. Niyetimi beyan ediyorum. Elimde değil, acziyetimden olmalı, anladığım, anlayabildiğim kadar, anlaşılmak da istiyorum.

İşaretlerin peşinden koşmaktan çok yoruldum, benim gibi aşıklar varsa aranızda, hiç değilse, onlar benim kadar zahmet çekmesinler istiyorum. Anlamak ve anlaşılmak bu kadar mı bâr olur insanın sırtında, inanınız, kelimelerim kimseye bâr olmasın, en azından mânâları âsan olsun istiyorum.
Bu yüzden sözümü pek söyleyeceğim, açık söyleyeceğim, lütfen sözlerime kulak veriniz, bilmiyorum ki acaba farkında olmadan çok şey mi istiyorum.
Mabed hakkında bir şeyler söylemek istiyorum, mabed ve mabud hakkında. Cami hakkında. Çamlıca’da inşa edilmeye karar verilmiş olduğu anlaşılan meş’um bir proje hakkında.
* * *
Tasannu olarak anlaşılmak korkusu bulunmasaydı yalvarırdım, yapmayınız derdim, kıymayınız. Bu ülkenin, bu şehrin çocuklarını yıllarca başlarını öne eğdirecek bir ucubeyle sınamayınız. Ya Kahhar! zikrine bizi muhtaç hale getirmeyiniz, bilakis bırakınız da o besmele’nin edasında bizlerin de sadası olsun, diye yakarırdım. Bizlerin, yani Türkiye’nin.
Ağa oğlu, beğ oğlu olsanız, susar, ima’yı bile zül addederdik. Firavunlar gibi gururdan gökleri delen sözde azametiniz secdelerde hak ile yeksan olacak nasılsa deyû akibetinizi sabırla beklerdik. Ama değilsiniz, iyi biliyoruz, oylarımızla bizleri yönetmenize bizler izin veriyoruz çünkü. Yanlış anlamayınız, sadece sizi seçen oylarımızla değil, bütün oylarımızla. Oylarımızla, yani bu ülkede yöneticilerin seçimle gelip gitmelerine olan inancımızla.
Şayet Sayın Başbakan’a hitaben bir mektup yazacak olsaydım, kendilerine, Sayın Başbakanım, derdim, insan yaptıklarından çok, yapmadıklarıyla insandır. Kaçındıklarıyla. Hz. Musa’nın elindeki levhalarda yazılı olana evamir-i aşere (on emir) derler, inanmayınız, doğrusu emir değil, nehiy’dir. Yapılması gerekenleri değil, kaçınılması gerekenleri söylerler çünkü. Ortak koşmayacaksın, denir, öldürmeyeceksin, çalmayacaksın, zina yapmayacaksın, vs.
Yapmamayı becerebildiklerimizle insan haline geliriz bu yüzden. Kaçınmak, ürkmek suretiyle uzak durduklarımızla.Haram, yapmadıklarımızı içeren sahanın adı. Günah da öyle. Kaçınmamız, uzak durmamız gereken alanın.
Kelime-i Tevhid dahî  ile başlar. Negation’la. Redd u inkar ile. Reddin reddidir bu yüzden. İlke sahibi olmaktan çok, insanın ilkelerini koruması güçtür. Bilinmeli ki ilkeler icab ve kabulle değil, redd u inkar ile korunur. Karşı koymakla. Çözülmemekle. Direnmekle. Sabr u sebatla. Kısaca ayak diremekle.
İşte bu mülahazalarla, söyleyiniz lütfen, derdim, kaçınsınlar, yapmasınlar, aman o güzelim Çamlıca tepesine ehven-i şerr’i layık görmesinler. Kötülerin en kötüsünü. Gerçekleşme imkanına kavuşanını. Aman sözcüğü ebceden (sayısal olarak) Muhammed’e karşılık gelir, o nedenle bizler aman demekten, aman dilemekten rahatsız olmayız, acziyet şanımızdandır, der, aman diler, Çamlıca’ya hürmet için yakarırdım.
Sanırım Ankara yârânı sesimizi duymaz, ama siz duyun derdim. İstanbul’un sabık Şehremini olarak zevksizliğin, çirkinliğin, düşünce yoksunu o beton dövmenin Çamlıca’nın sırtına basılmasına lütfen izin vermeyin, diye yalvarırdım. İşgüzar idarecilerin, mabedlerimizi, şehirlerin en yüksek tepelerine demirden kocaman haçlar diken Sırplara, Hırvatlara, Makedonlara, Latinlere eş bir meydan okuma aracı haline getirmelerinin önüne geçiniz, diye inlerdim.
Son Peygamber’i, Son’un Peygamberini edeben sona bırakır, iniltilerin sultanı İsa Efendimiz gibi seslenirdim kendilerine. Matta İncili’ndeki gibi, dar kapıdan giriniz, derdim, çünkü kişiyi yıkıma götüren kapı geniş, yol da enlidir, üstelik bu kapıdan girenler çoktur. Oysa yaşama götüren kapı dar, yol ise çetindir. Bu yolu bulanlara gelince, onların sayısı çok azdır.
Yaşama, yani bu dünyadaki ve öte dünyadaki yaşama.
Demiri mizan’a vurmalı, cesareti mizan’ın kılavuzluğunda kullanmalı. Tarih ibretamiz örneklerle doludur.
Nedense pek az kimse bilir, Sultanahmet Camii yıllarca cemaatsiz kalmış ve İstanbul halkı, alimler de, halk da, o güzelim camide namaz kılmayı içlerine sindirememişlerdir. Çünkü henüz genç bir delikanlı olan I. Ahmed’in, ki 28 yaşında vefat etmiştir, kaprislerinin bir eseri olarak telakki edilmiştir, haklı olarak. Ulema da, urefa da camiinin yapımına destek vermemiştir. Buna karşın hakikatte bir opus-magnum, bir şah-eser olan Sultanahmet Camii’in güya kopyası iddiasındaki bu acul projenin acilen uygulanması yüzünden benzeri bir utançla ne İstanbul’un siluetine bir kabus çöksün, ne de gönüllerimizin tam da ortasına kara bir leke, diye istirhamda bulunurdum.
Fakat ben sadece bu ülkenin Başbakanına değil, bu ülkenin tüm insanlarına, tüm namuslu aydınlarına sesleneceğim. Henüz tümüyle yitirmediğimize inandığım Türkiye’nin Ruhu’na. Vicdanlarımıza.
Bir damla bir damla daha iki damla etmez, daha büyük bir damla eder, diyeceğim. Nârâ atmaya lüzum yok, ihtiyaç da. Hatta çığlığın bile yeri değil. Ama hiç değilse iniltimizi duyuralım. Gözyaşlarımızı çoğaltalım. Geliniz, siyasetin elindeki demirin sertliğini büyüyen gözyaşlarımızla yumuşatalım. Cesaretlerinin karşısına mizanı çıkaralım. Hikmeti. Hürmeti. İnsana. Eşyaya. Kuşa kurda. Dağa tepeye. Taşa toprağa. Hürmeti ve mehabbeti ve merhameti.
Sırf kendimiz için değil, artık bize katlanamayacak kadar yorgun hale gelmiş olan güzelim İstanbul için. İstanbulumuz için.
* * *
İnsan insanını gözlerinden ele verir. Gözlerinin ışıltısından. Yüzünün gözünün aydınlığından. Yaşam sevincini zaptedemediği anlar olur ya hani, ama nadiren, o an insanın gözlerinin içi gülüverir birden, gören olsa utanası gelir, göz aydınlığı işte o anı, o hali remzeder.
Gözün aydın olsun deyişi, Türkçe’ye has en güzel seslenişlerden biridir belki de. Bir temenni. Bir dua. Öyle ya, mazmunu, için içine sığmasın da gözlerinin içi gülsün a benim güzel dostum, demek.
Gözümün nuru deyişini de aynı tasarımın saçakları arasında bulmaz mıyız? Düşünsenize, bizler, insana has o ışıltıyı hep gözlerde fark etmez miyiz? Masumiyeti. Ruhun bekaretini. Saflığı. Sadakati. Özü. Özümüzü. Söylesene ey talib, biz bizi hep gözlerde bulmaz mıyız?
Göz aydınlığı gözlerde parıldayan sevinç ışıltılarının raksından ibaret. Hani şu, bütün ihtişamıyla, bebeklerini kucaklarına alan anne-babanın gözlerinde ancak görebildiğimiz parıltı. Bazen, erinin ta uzaklardan gelen mektubunu heyecanla açan yavuklunun gözlerinde, bazen gizli bir gururla topladığı bayram harçlıklarını sayan küçük bir veledin gözlerinde. Sanki saklı bir gururun dışavurumu. Uzun bir özlemin ardından gelen her kavuşma anında. Hem de bazen gözyaşlarının eşliğinde, ama hep pırıl pırıl, hep aydınlık, hep ışıltılı, hep dizginlenemez sevinç parıltıları halinde. Ne ki nadiren. Tekrar yaşamın o yorucu yakıcı yıkıcı akışına kapılacağımızı bile bile. Bir anlık. Gecenin karanlığındaki yakamozlar gibi. Ummanların derinliğindeki gibi. Nadiren ama esaslıca.
Sezdirmeye çalıştığım, hakikatte, Kur’an’da kurret’ul-ayn olarak tanımlanan halin ta kendisi. Kur’an’ın hakikat taliplerine va’dettiği ödüllerin en soylularından biridir göz aydınlığı. Bu dünyada ve öte dünyada.
Nadir oluşu, tanrısal oluşunun temel nedeni. Dünyada kaybolduğumuzu her farkedişimizde, bir çift gözden ancak izini sürebileceğimiz tanrısallık o aydınlanışta tecessüm eder. İnanınız lütfen, insan insanını gözlerinden ele verir. Her şeylerini saklamayı ustalıkla beceren hiçliğin abideleri o veliler bile, evet, onlar bile bir tek gözlerini saklayamazlar. Velayetin, yani göz nurunun çağıldadığı pınardır gözler. VE o gözler asla kendilerini saklamayı beceremezler.
* * *
Ne şaşırtıcı değil mi, göz aydınlığı, Efendimize (s.a) bu dünyadan sevdirildiğini bildiğimiz üç nesnenin sonuncusu. Hakikatte bu âlemdeki tek tesellisi. Yegâne ışıltısı. İlki kadın. İkincisi güzel koku. Üçüncüsü göz aydınlığı. Lakin başka bir şeyle değil, sadece namaz aracılığıyla hasıl olan bir göz aydınlığı (kurret’ul-ayni bi’s-salati).
Hakikat ehli burada hemen şöyle bir uyarıda bulunur:
Efendimizin göz aydınlığı, namazın, ibadetin kendisinden alınan bir hazzın ifadesi olmayıp, namaz sebebiyle hasıl olan bir hazzın ifadesidir. Çünkü kişinin ibadetin kendisiyle zevk ve telezzüz etmesi, onun eksikliğine delalet eder. Efendimizin göz aydınlığının asıl nedeni, namazın kendisi değil, namaz sebebiyle sevgilinin huzurunda olmaktı. Cemali seyretmekti. Güzeli. Güzelliği. Nitekim hadis-i şerifte, namazda (fi’s-salat) değil, namaz sebebiyle (bi’s-salat) denilmiştir.
Basit bir kelime oyunu mu?
Asla ve kat’a!
Bilenler bilir, ibadetin kendisinden zevk alınması caiz değildir, ibadet ibadetin amacı değildir çünkü. Nafile ibadetlere düşkünlük, ekseriyetle ibadetin amacını unutmanın bir alameti olarak görülür, ve hakikat ehli, ibadete düşkün müridlerini, maksadı unutup ibadetten zevk aldıkları gerekçesiyle kenara çekerler. Dinlendirirler. Çünkü değil mabed, ibadet bile teferruattır mabuda nisbetle.
Peki ya asıl amaç nedir?
Amaç kurbiyettir, yani sevgiliye yaklaşmak, yakınlaşmak. Dizlerinin dibinde eğleşmek. Huzurda olmak. Görülemese bile hakikatin saç diplerinden kokusunu almak. Firakın acısını dindirmek. Hasretin. Özlemin. Dünyaya ve dahî dünyada savrulmuşluğun ızdırabından bir anlığına olsun uzak kalmak. Yüzümüze bakar mı, diye ummak, acaba bir merhaba der mi, diye. Pencerenin kenarına çıkar mı, bir iz, bir im, bir işaret bırakır mı diye.
Maksud-ı aslî ne ibadettir, ne de mabed, asıl amaç mabuddur. Sevgilinin ta kendisi. Rızası. Cilvesi. Hakikatte ve fakat her halukarda cemali, hatta celâli.
Göz aydınlığının yegâne sebebi o. O, çünkü uzak gibi. Uzakta gibi. Seslensek duyamayacakmış gibi.
Mabedler yapıyoruz, huzuruna çıkmak için, sesimizi duysun diye. Sesini duyabilelim diye. Lakin sırf zahirde. Gerçek aşıkları, mabudlarının gerçek mabedinin gönül olduğunu, onun cemalinin kendilerine şahdamarlarından daha yakın bulunduğunu bilmezler mi, elbette bilirler. Ama ne farkeder, bilseler bile, onlar ona onun da beğeneceğini umdukları evler inşa etmekten kendilerini alamazlar. Mabedler. Mescidler. Camiler. Şapeller. Kiliseler. Havralar. Hep evler. Cemevleri. Dağ başlarına, tepelere, bazen en kalabalık, bazen de en tenha yerlere. Kuytuluk köşelere. Bazen mağaralara. İnlere. Sırf onun ismini anmak için. Lütfen bizden vazgeçme, diye ricada bulunmak için. Sen olmazsan bizler bu acılara katlanamayız, lütfen bizi terketme, diye istirham etmek için. Ama sade onun için. Sevgilinin hoşnutluğunu kazanmak için. Mabed işbu gayeye hizmetin mahsulüdür. İbadet de öyle. Hepsi de mabud için. Hepsi de sırf ona yaklaşıp yakınlaşmak için.
Hatırlanacak olursa, Efendimize (s.a) ilk seslenilen yer Hira’ydı. Onun mabedi bir mağaracıktı. Hani şu aman amanın simgesi. Küçücük. Daracık. Alemlere asıl rahmet o mağaracıktan yayıldı. Sade Ayasofya’dan, Selimiye’den, Sultanahmet’ten değil.
İbrahim’in yaptığı mabed, o muhteşem Kabe-i Muazzama, ağzına kadar putlarla doluyken, Ruh’ul-Kudüs o devasa yapıya, ne içine, ne çevresindekilere tenezzül buyurmayıp hemen yanıbaşındaki Cebel-i Nur’un tepesinde, küçük bir mağaraya inmeyi tercih etti. Abdullah’ın yetimine. Amine’nin yavrusuna. Hakk’ın cebri (Cebrail), cesametteki büyüklüğü ve heybeti değil de mânâdaki küçüklüğü seçti, yetimin sağ omuzundaki o küçücük mührün üzerine bûselerini kondurdu.
Biz bu yüzden aman diyoruz, ne dileyelim ey demir sahipleri, sizlerden sadece aman diliyoruz.
Bir budist derviş olaydım, hayvanların sırtlarını dağlar gibi, Çamlıca’nın omuzunu o çirkin dövmeyle dağlayacaklarının farkında bile olmayan ekabiri engellemek amacıyla ve hem de halkımı bu utançtan kurtarmak niyetiyle, hiç tereddüt etmeksizin, üzerime benzin döküp kendimi yakmak isterdim. Lakin hem itikadım, hem de hikmet’ten bu fakire nasib olan hisse böylesi bir itiraz biçimine izin vermiyor. O nedenle, bu toprakların haşarı çocuklarına vasiyetimdir, ben öldükten sonra, demir’i ve cesaret’i yumuşatmayı becerememiş bu yazının basılı olduğu sayfaları yakıp küllerini o kabus’un civarına saçsınlar!
Reklamlar