Etiketler

, , ,

Açlık grevleri sonrasında bir bilanço çıkaracaksak eğer; kazananlar ve kaybedenler tabloları yapacaksak, hiç kuşkusuz listenin en başına pisipisine hayatını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olan grevci mahkumları koymalıyız. Çünkü biz biliyoruz ki onlar PKK’nın “gözden çıkarttıkları”idi. Ölmeleri halinde terör örgütünün kılı kıpırdamayacaktı. Hatta kitlesel ölümlerin başlaması özellikle örgütün en şahin kanadının (bu işin uzmanları o kanada Ankara Grubu ya da Cemil Bayık grubu diyor) asıl istediği sonuçtu.

Kazananlar

Canını kurtaranları bir kenara koyacak olursak, bana göre bu olayın kazanan ve kaybedenlerini şöyle sıralayabiliriz:

Olayın en net kazananının Öcalan olduğu inkar edilemeyecek bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Öyle ya, karşımızda bir tek sözüyle grevi bitiren bir lider var. Bu sonuç elbette ki onun örgüt üzerindeki etkisini ortaya koyan ve muhataplık iddiasını güçlendiren bir sonuçtur. Ne var ki, onun bu kazancının nasıl bir kazanç olduğuna daha yakından bakmakta yarar var.

Öcalan koşullu olarak kazandı. Şu anda güçlenmiş görünen tek lider ve tek muhatap görüntüsü de koşullu olarak sağlanabilmiş bir görüntüdür. Bir başka deyişle Öcalan, devletin vermesini istediği “bitirin” mesajını değil de “sonuna kadar devam” mesajını verseydi, kazananlar listesinde yer almayacaktı. Bundan sonra da, Öcalan’ın liderlik gücü ve muhataplığı kayıtsız şartsız bir olgu değil, şiddetin bitmesinde oynağı role, verdiği mesaja bağlı olacaktır. Devlet tarafından ancak barışçı bir rol oynamaya razı olduğu zaman muhatap alınacak; şiddeti kışkırtan rol oynamaya kalktığı zaman da (tıpkı geçmiş bir yılda olduğu gibi) muhatap alınma şansını kaybedecektir.
Olayın ikinci derecede kazananı hükümet olmuştur. Ölümlerin başlaması kontrolü imkansız sonuçlara yol açabilir ve PKK’nın ana hedefi olan Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması sürecinde tehlikeli bir dönüm noktası olabilirdi. Bu açıdan, grevlerin ölümsüz bitmesi hükümet için başlı başına bir kazançtır.

Eylemin bitirilmesinde Öcalan’ın kapısının çalınmak zorunda kalınması, hükümet açısından bir zaaf görüntüsü oluşturduysa da, şu gerçeği unutmamak gerekir: Öcalan’ın bu rolü icazetli bir roldür; hükümetin izniyle oynanmıştır ve nasıl bir rol oynayacağı konusunda teminat verdiği için ona böyle bir izin verilmiştir. Bir başka deyişle, devlet bu olayda Öcalan kozunu iyi kullanmıştır. Zaten, devletin terörle mücadelede elinin altındaki terör örgütü liderinden yararlanması denilen şey de bundan başka bir şey değildir.

Ve kaybedenler

Bana göre açlık grevleri sürecinden “kaybeden” olarak çıkanların başında PKK’nın şahin kanadı ve BDP geliyor. BDP’nin bütün süreç boyunca PKK içindeki “ölüme oynayan” grubun kuyruğunda, gerilimi tırmandırmaya ve grevleri genişletmeye çalıştığı; açlık grevlerinin taleplerini elinden geldiğince genişleterek (Demirtaş’ın “Biz Mehmet Öcalan’ın İmralı’ya gitmesini değil, Abdullah Öcalan’ın Diyarbakır’a gelmesini istiyoruz” sözünü hatırlayın) çözümsüzlüğe oynadığı bütün kamuoyunca görüldü.

Evet, BDP de tıpkı PKK içinde Öcalan’dan rahatsız olan grup gibi, ölümlerle birlikte ortaya çıkacak olan büyük krize ve siyasi istikrarsızlığa bel bağladı. Bu istikrarsızlığın can düşmanı ve tek rakibi olarak gördüğü AK Parti’yi ülkeyi yönetemez hale getireceğini umdu. Hatta rivayet olur ki, açlık grevlerinin bitmesine yol açar korkusuyla Öcalan’ın kardeşiyle görüşmesini bile on gün kadar erteledi. Ama sonuç istediği gibi olmayınca, yangına benzinle giden bu tutumundan ötürü kaybedenler arasında yer aldı.

Sürecin ikinci kaybedeni ise çeşitli varyasyonlarıyla solcu cemaat oldu. Kendilerine bazen demokrat bazen solcu bazen de demokrat aydın demeyi seven bu cemaat, açlık grevlerinin ilk gününden itibaren PKK’nın mahkumların hayatı üzerinden yaptığı gayriahlaki siyasete destek vererek hem siyaseten hem de ahlaken çöküşün örneğini verdiler.

Bütün bu süreç boyunca “dava uğruna” ölümün yüceltilişiyle ilgili en pespaye edebiyatı dinledik kendilerinden. Hükümete hiç durmadan “ölümleri engelleyin, açlık grevini bitirin” diye seslenenler, bir kez bile yüzlerini asıl çevirmeleri gereken yere, Kandil’e çevirip “Böyle taleplerle açlık grevi olur mu, siz bu çocukları öldürmek mi istiyorsunuz” demediler. Sanki “ölüme yatırılan” kendi bedenleriymiş gibi akıl almaz bir umursamazlıkla “devam devam” diye tempo tuttular. Öyle ki, zaman zaman bitecek diye ödlerinin koptuğunu gördük. Hükümet Kürtçe savunma hakkıyla ilgili sorunu çözdüğünde “Sadece bununla olur mu, diğer talepler ne olacak” diye paniklediler.

Onlar sadece Kandil’in ölüm oyununa koltuk değneği olmakla kalmadılar, aynı zamanda hapisteki o çocukları kendi kronik AK Parti düşmanlıklarına da alet ettiler. Genişleyen eylemler sayesinde AK Parti’yi köşeye sıkıştırmayı ve zayıflatmayı umdular ki zaten uzun zamandır bütün siyasi tutumlarında aynı şeyi yapıyor, meselelere sadece ve sadece “AK Parti’yi zayıflatır mı, güçlendirir mi” diye bakıyorlar.

İşte, sol kültürden gelen şiddet hayranlığı ve ölümseverlik yeminli AK Parti düşmanlığıyla birleşince böyle bir çizgi çıkıyor ortaya. Ve bu çizginin savunucuları da, Öcalan devreye girip “bitirin” dediğinde fena halde kontrpiyede kalıp kaybedenlerden oluyorlar.

Reklamlar