Etiketler

, , ,

Muğla Dalyan’da otel işletmeciliği yapan bir vatandaş ile otelin havuzunda yüzen gençler arasında bir tartışma çıkıyor. Hadise şehirde, “Türkler buraya giremez!” şeklinde bir dedikoduya dönüşünce tansiyon bir anda fırlıyor. Neyse ki sağduyulu esnaf ve yöneticiler devreye giriyor, kardeşliğe halel gelmiyor. Sonra anlaşılıyor ki meselenin Kürt-Türk çatışmasını gerektiren bir yanı yok. Zaten kavganın iki tarafı da Kürt vatandaşlarımızdan oluşuyor; biri yıllar önce gelen, diğeri yakın zamanda göç eden bir aile…

Yukarıdaki olay, son birkaç haftada yaşanan provokatif hadiselerden yalnızca biri. Kısaca özetleyelim; nerde neler oldu?

Malatya’ya bağlı Sürgü beldesinde Ramazan davulcusu ile bir aile arasında sahur vakti tartışma çıktı. Sosyal medya üzerinden keskin ulusalcılık yapan birileri bu hadiseyi de ‘Alevi-Sünni çatışması’ diye takdim etti. Oysa davulcu tartışmadan bir gün sonra 50 ahbabını toplayıp tartıştığı ailenin kapısına dayanmıştı. “Alevilere oruç tutmadığı için saldırıldı.” diye sosyal medyada bir hava oluşturulmaya çalışıldı. Olayın mezhep meselesi olmadığı anlaşıldı ama sosyal medyanın azgın provokatörleri durumdan bir ders çıkarmadı; tahrike devam etti.

Kışkırtma bütün vahşetiyle devam ederken Eskişehir’de Hacı Bektaş-ı Veli Vakfı, bir toplantı yaparak Malatya’da yaşandığı iddia edilen mezhep kavgasını protesto etmek istedi. Neyse ki Vakıf Başkanı eylem sırasında sinsi planı doğru okuyarak şu açıklamayı yaptı: “İçimizde tanımadığımız bilmediğimiz daha önce hiç görmediğimiz bazıları var. Bunlar provokatör. Bizi birbirimize kırdırmak istiyorlar.”

Şişli Ayazağa’da “İnşaat işçileri kızlara laf attı!” denerek başlayan tartışma mahalle sakinleri ile inşaat işçileri arasında taşlı sopalı kavgaya dönüştü. “Kürt işçileri linç ediyorlar…” iddiası hadiseyi bir anda etnik çatışmaya doğru sürüklüyordu ki meselenin laf atma üzerine çıkan tartışmadan kaynaklandığı kısa sürede vuzuha kavuştu.

Çorum’da 31 Temmuz günü bir iddia atıldı ortaya. Güya su içen iki Alevi genç linç edilmek istenmiş. Bu tip hadiseleri sosyal medyada yayanların arasında ulusalcı gazetecilerin sürekli boy göstermesi düşündürücü. Üstelik olayın fotoğrafı da paylaşılıyordu sosyal medyada. Sonra anlaşıldı ki o olay da yalan, o fotoğraf da. Linç fotoğrafı diye sunulan malzeme 30 Ağustos 2006’da Lübnan’a asker gönderilmesini protesto eden bir örgütün eyleminde çekilmişti. Her hadiseye kışkırtıcı bir yangın memuru gibi yaklaşanlar hiç mi utanmaz, hiç mi sıkılmaz!

Bir vahim senaryo daha: 1 Ağustos günü Edremit’te halkı korkuya sevk eden bir bilgi yayınlandı. İddiaya göre Güre beldesinde bir sitede Alevi vatandaşlara ait 7 dubleks eve çarpı işareti konulmuş. Bütün Türkiye’yi endişeye sevk eden bu hadisede de yine karşımıza maksatlı bilgilendirmeler çıktı. Olay incelendiğinde anlaşıldı ki bölgede 126 villa bulunmaktadır ve bunun yaklaşık 30’u Alevi vatandaşlarımıza ait. Çarpı işareti konulan 7 kapıdansa sadece 2’sinin Alevi vatandaşımıza ait olduğu ortaya çıktı.

Meçhul çarpı işaretlerinin Alevi-Sünni çatışmasına vesile yapılması da yeni değil maalesef. Adıyaman’da bazı evlere çarpı konulunca yine benzer iddialar ortaya atılmıştı. Yapılan incelemede anlaşıldı ki bir internet firması altyapı çalışmaları yaparken bu işaretleri koymuş ve böyle vahim bir anlaşılmaya sebep olabilecekleri hiç düşünülmemiş. Adıyaman’daki işaret konuşulurken İstanbul Sarıyer’de kapısına çarpı işareti konulan bir Alevi aile şikâyetçi olunca soruşturma başlatıldı. Sonra gerçek ortaya çıktı ki o meşum işaretleme işini şikâyetçinin yeğeni yapmıştı.

Provokasyon her yanı sarıp kuşatmışken Hakkâri’de 4 karakola aynı anda saldıran teröristler 6 asker ve 2 korucuyu şehit etti. Ramazan gününü kana bulayan bu imansız güruhun elini kolunu sallayarak karakol basması, istihbarat zaafımızı bütün çıplaklığıyla ortaya çıkardı. Şehit olan Mehmetçik, çatışmadan bir gün önce saldırı olacağını ailesine telefonda söylüyor da, neden ilgili birimler tedbir almıyor? Küçük çaplı bütün kışkırtmalar ile büyük çaplı bütün saldırılar aynı merkezden yönetiliyor. Bu ülkeyi bölünmenin eşiğine getirmek isteyenler, aynı zamanda ‘içte kaos çıksın’, ‘kardeş kavgası başlasın’ istiyor. Sağduyu şimdi lazım. Bir de nerede yanlış yapıyoruz sorusunu yöneltmek şart. Şu ana kadar hiçbir denetimden geçmeyen bazı kurumların da hesap vermesi gerekiyor.

Bu kadar kısa bir süre içinde bu kadar provokasyon olması gerçekten düşündürücü. Birileri insanımızı birbirine düşürmek için yine bir film çeviriyor. Kürt-Türk çatışması için kirli planlar yapılıyor. Alevi-Sünni kavgası için senaryolar yazılıyor. Sosyal medya üzerinden alelacele yayılan şok haberler vasıtasıyla kışkırtıcı eylemler yapılsın isteniyor.

Bu ülkenin evlatlarının hafızasında çok acı hatıralar var. Kahramanmaraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta vs. dökülen kardeş kanı kime ne kazandırdı! Kılıktan kılığa girerek her kesimi ayrı ayrı kışkırtan merkez hep aynıydı. Artık bu saatten sonra hiçbir kesim, ajanlara, provokatörlere, psikolojik harp planlayıcılarına boyun eğmeyecek ve Türkiye yeni bir fitne projesine teslim olmayacaktır. Kaç neslimiz ayrılıkçı hain tuzaklarda tükendi gitti. Artık yeter! Kardeşliği pekiştirmek için ‘fiilî dua’da bulunmak gerekiyor. Bir de şöyle bir kavlî duaya ihtiyaç var: Ya Rab! Bu ülkenin insanlarını birbirine düşürmek isteyen herkesin planlarını altüst eyle. Hevesleri kursaklarında kalsın.


İstatistikler S.O.S. veriyor

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), belli aralıklarla raporlar yayınlıyor. Hararetli siyasî gündemin arasında o önemli veriler kaynayıp gidiyor. Mesela son yayınlanan raporlardan birine göre, bir yılda toplam 2 milyon 420 bin kişi yer değiştirmiş. Türkiye’nin 81 ilinden 58’i göç vermiş. Bu göçlerin demografik yapıyı nasıl etkilediği üzerine devlet aklı tefekkür ediyor mu acaba? En büyük göç, deprem sebebiyle Van ilimizden yapılmış. Göç alan şehirlerimizin başında İstanbul geliyor. Ankara, Antalya, Adana, Bursa, İzmir, Kocaeli, Konya en çok göç alan şehirlerimiz. Bu şehirlerimiz nüfus hareketliliğine kafa yoruyor mu?

Devam eden göç üzerine düşünmek gerekiyor. Çünkü uzun bir zamandan beri devam eden hareketlilik bir kısım tehlikeleri de yanında getiriyor. Yerleşik halk, şehre gelenleri bir zaman sonra düşman gibi görmeye başlıyor. Sanki onlar geldi de ekmekleri elinden alındı gibi algılıyor. Bazen de şimdi gelenler ile eski gelenler arasında kültürel farklılıklar ortaya çıkıyor. Kaynaşma imkânları varken dışla(n)ma faktörü ortaya çıkıyor. Ne yazık ki göçün dayattığı gelişmelere sosyolojik bir gözle bakmak çoğu kez söz konusu olmuyor.

Mahallî yönetimlerin yapacakları var, Ankara’nın yapacakları var. Onlar da yetmez eğitim sisteminden sivil toplum örgütlerine, cami imamından sağlık ocaklarına kadar herkesin süreci doğru okuyarak sosyal barış konusunda gayret sarf etmesi gerekiyor. Spor tesislerinden kültür merkezine, folklor çalışmalarından iftar sofralarına kadar geniş, özgür ve sivil alanlar açmak gerekiyor ki herkes herkesi tanısın, sevsin, birbiriyle kaynaşsın.

TÜİK’in Nisan 2012 raporundaki en çarpıcı veriyi sizlerle paylaşıyorum: Genel işsizlik oranı yüzde 9’larda iken gençler arasındaki işsizlik yüzde 16,7’yi gösteriyor. Bundan daha çarpıcı ve somut bir veri olabilir mi? Devlet lüzumsuz işler yüzünden bir akıl tutulması yaşamıyorsa, sivil toplum kafayı ideolojik saçmalıklarla bozmamışsa TÜİK verilerinin çaldığı tehlike çanlarını duyması gerekiyor…


PANAROMA

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün basın danışmanı Ahmet Sever bir röportaj verdi. Köşk seçimleri konusunda fikrini beyan etti, arada da Sayın Gül’ün hissiyatını dile getirdi. Ne yazık ki bu tartışmayı bile cemaat üzerinden götürenler oldu. Hatta tecrübeli bir yazar bile çok ağır şeyler kaleme aldı. İnsaf! Nereden çıkarıyorsunuz bunu? Hiçbir somut bilgiye dayanmaksızın yorum yapmak sanırım bizim medyaya mahsus bir tuhaflık. Bir o kadar da üzücü ve kırıcı…

Geçenlerde bir sol terör örgütü, eylem hazırlığı yaparken yakalandı. Neredeyse bütün gazeteler “çarşaflı bombacılar yakalandı” diye verdi. Sanırsınız yakalanan El Kaide üyesi. Çağrışımı o. Casusluk davası sonuçlandı, bizim medya, “56 sanığın tamamına beraat” diye verdi. Oysa şikâyetçi olmadığı için sanıkların bir kısmı “fuhuş” suçundan beraat etmiş, ama büyük bir bölümüne “devletin güvenliğini tehdit”ten ceza yağmıştı. Medya haber verirken niye hep algıyı yönetmeye çalışır acaba?

Darbe girişimlerinin en yoğun yaşandığı dönemde Genelkurmay Başkanlığı yapan Hilmi Özkök, Ergenekon davasında tanık olarak dinlendi. Paşa’nın söyledikleri başlı başına tarihe düşülen notlardı. Toplantıya akseden muhtıra teklifleri, MİT tarafından kendisine verilen Ergenekon şemaları, kendisine ulaştığı anlaşılan darbe sunumları, o günkü komutanların yaptırdığı izinsiz dinlemeler, Balyoz’da aşılan yetkiler… Tarihe tanıklığı bile sulandırmak için cımbızlamaya devam edenlere şaşmamak elde değil…

Ertuğrul Özkök‘ün yaptığı vahim hatayı duymuşsunuzdur. Güya beş vakit namaz çokmuş, Bediüzzaman da böyle diyormuş. Bediüzzaman ‘beş vakit çok’ diyen adama cevap veriyor ama Özkök soru cümlesini Üstad’a ait sanıyor; çünkü cümlenin başını da sonunu da okumuyor. Kendisini aradım. Üzgün olduğunu, düzelteceğini söyledi; öyle de yaptı. Maalesef meslektaşlarımız dinî konularda yazıp çizerken benzeri hataları sıklıkla yapıyor. Bu konularda bir şey yazacağınız (haber, yorum) zaman bir uzmana ya da en azından Diyanet’e sorsanız neyiniz eksilir?

Reklamlar