Etiketler

, , , ,

Kodu mu oturtan Genelkurmay Başkanı istiyorsunuz.
Siyasete müdahale eden, zırt pırt demeç veren, “iti ite kırdırma” politikası uyarınca sağ ve sol grupların silahlandırılmasını göz yuman, “şartlar olgunlaştığında” tanklarını süren, “Aslında 1978’de gelecektik de, işin biraz daha pişmesini bekledik” diyen, darağaçları kuran, Sıkıyönetim Mahkemeleri eliyle “salkım salkım” muhalif sallandıran, Başbakan asan, işlediği cinayetleri ölümsüzleştirmek için milli bayramlar ihdas eden, ağzını her açışta “tepeleneceksiniz” diye ünleyen ve tepeleyen Genelkurmay Başkanı…

Böylesini istiyorsunuz…
Bulamadığınızda “yaratıyorsunuz…”
Bir cebinizde “Gençliğe Hitabe”, bir cebinizde uyduruk “Bursa Nutku”, böylesinin yetişmesi için elinizden gelen her türlü ideolojik melaneti sergiliyorsunuz.

Ezkaza “yetiştirdiğiniz” aranan niteliklere uygun çıkmadığında, bu defa sarakaya alıyorsunuz, “Tak şak Paşa” diye dalganızı geçiyorsunuz, korkaklıkla itham ediyorsunuz, “Sen ağlama… Sen ağlarsan bu millet zırlar” diye aklınız sıra “cesaret sınavına” tabi tutuyorsunuz.
Rüştü Erdelhun’u sevmezsiniz. Naif bulursunuz.
Darbecilerle teşrik-i mesaiye girmemiştir. Darbe düşüncesinin düşmanı olmuştur.
Hilmi Özkök’ten nefret edersiniz; “Askerin siyasette yeri yoktur, ordu TBMM’ye karşı sorumludur” demiştir, cunta kurmak gibi nafile işlerin peşinden koşmamıştır, illegaliteye bulaşmamıştır, Ergenekon’un değirmenine su taşımamıştır.

Doğan Güreş’i “dalga konusu” yaparsınız; “Tansu Hanım şak diye emreder, ben tak diye yaparım” demiştir.
Bunu dediği için, bir de etek giydirirsiniz…
Kimi aşağılamış olursunuz?
Doğan Güreş’i mi?
Eteği mi?
Etekle özdeşleştirilmiş nisa taifesini mi?
Siz ağlayan değil, “ağlatan” Genelkurmay Başkanı istiyorsunuz.
İşkence tezgâhları kuran, “1950’de olan karşıdevrimdir; ordu dimdik ayaktadır” diyen, arkasından binlerce faili meçhul cinayet bırakan, köy boşaltan, köy yakan, “kendi uçağını vurmayı” düşünecek kadar gözünü karartan, “İstanbul’a çökme” planları yapan, her hafta basın toplantısı düzenleyip gazeteci azarlayan Genelkurmay Başkanı…
Sizi böylesi paklar.
Kemal Bey de buyurmuş ki, “Genelkurmay başkanları da ağlar ama şehitlerin başında ağlamaz. Genelkurmay Başkanı’nın görevi vardır. Eğer şehitlerin başında ağlıyorsanız, tuzağa düşmüşsünüz demektir. Bir komutan savaş meydanında ağlamaz. İşin özü budur.”
Neresini düzelteceksin!
Bir Genelkurmay Başkanı şehitlerin başında ağlamaz da, nerede ağlar?
Evinde mi?
Makam odasında mı?
Gözyaşları ertelenebilir mi oysa? Sadece bir “an”ın, kontrol dışı bir zafiyet anının ortaya çıkardığı istek bastırılabilir mi, başka mecralara taşınabilir mi? Ve gözyaşları dondurulabilir mi?
Hangi savaş meydanında, hangi düşmana karşı savaşılıyor ki, ertelemeyen gözyaşları “tuzak” olarak dönsün?
Ne savaşı?
Düşman kim?
Hani başımızdaki şey, “sıradan bir terör gailesi”ydi Kemal Bey?
Hani savaş olabilmesi için ortada eşit güçlerin, eşit bayrakların bulunması gerekiyordu?
Hani teröristler vuruyordu, biz savunuyorduk?
Siz ağlayan Genelkurmay başkanı istemiyorsunuz… Biz de darbecilerin karşısında ihtiramla eğilen siyasetçi istemiyoruz.

Ahmet KEKEÇ / STAR

Reklamlar